menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İktidarın aynasında siyaset yapmak

30 0
16.08.2026

Meclis’ten geçen çerçeve yasanın ardından ortaya çıkan tartışmaları izlerken, yasanın kendisinden çok Türkiye’de siyaset yapma biçimimiz üzerine düşünmemek mümkün değil. Bir düzenleme geliyor; daha metnin ne söylediğini, kimleri kapsadığını, hangi hukuki sonuçları doğurduğunu, hangi alanları açıp hangilerini kapattığını konuşmadan taraflar belirleniyor. Bir kesim için mesele “AKP yaptıysa kötüdür” kadar basit. Bir başka kesim ise “barış geliyor, o halde eleştirmeyelim” noktasına savruluyor. İlk bakışta birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki tutumun aslında ortak bir zemini var: İkisinde de siyasetin referans noktası toplum değil, iktidarın kendisi.

Oysa bir düzenlemeyi değerlendirmek için ilk sorumuz “Bunu kim yaptı?” olmamalı. Asıl soru “Bu ne yapıyor?” olmalı. Kimin hayatını değiştiriyor, kimin üzerindeki baskıyı azaltıyor, hangi hak alanını genişletiyor, kimleri kapsam dışında bırakıyor, hangi eşitsizlikleri olduğu gibi koruyor? Daha önemlisi, ezilenler açısından nasıl bir sonuç yaratıyor? Bir düzenlemenin iktidar tarafından hazırlanmış olması, onun içerisindeki her hükmün otomatik olarak kötü olduğu anlamına gelmediği gibi, iktidarın bir adım atıyor olması da o adımı koşulsuz biçimde desteklememizi gerektirmiyor. Tam tersine, sol siyasetin ayırt edici niteliği tam burada ortaya çıkmalı: Kendi siyasal ölçütlerini iktidarın tutumundan bağımsız olarak kurabilmek.

Çerçeve yasaya ilişkin tartışmanın asıl önemi de burada. Meclis’ten geçen düzenleme, PKK’nin silah bırakması ve örgütsel varlığının sona ermesine ilişkin belirli bir hukuki çerçeve oluşturuyor; bunun devlet tarafından tespiti ve teyidi sonrasında belirli kişiler bakımından soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin sonuçlar doğurmasını öngörüyor. Dolayısıyla düzenlemeyi doğrudan “genel af” olarak tarif etmek de, Kürt meselesinin bütün siyasal ve hukuki boyutlarının çözüldüğünü düşünmek de doğru değil.

Tam tersine, yasanın sınırları kadar açtığı alanı da görmek gerekiyor.

Çünkü silahların susması ile Kürt meselesinin demokratik çözümü aynı şey değil. Silahların bırakılması, yıllardır devam eden çatışmanın sona ermesi açısından tarihsel bir eşik olabilir. Fakat silahların olmadığı bir Türkiye’de nasıl bir siyasal düzen kurulacağı sorusu bundan sonra daha da yakıcı hale gelecek. Kürtlerin eşit yurttaşlığı, siyasal temsil, yerel demokrasi, dil ve kültür hakları, siyasi faaliyetleri nedeniyle cezaevinde bulunan insanların durumu, kayyım uygulamaları, ifade özgürlüğü ve anayasal yurttaşlık meselesi kendiliğinden ortadan kalkmayacak. Tam tersine, silahların susması bu soruları daha görünür hale getirecek.

Bu yüzden bugün yapılması gereken ne iktidarın attığı her adımı alkışlamak ne de AKP yaptı diye her adımı reddetmek. İktidarın kendi siyasi hesabının olduğunu elbette biliyoruz. Devletin güvenlik politikalarından iktidarın siyasal geleceğine kadar pek çok hesabın bu sürecin içerisinde bulunduğunu görmek gerekiyor. Fakat iktidarın bir hesabının olması, ortaya çıkan her toplumsal sonucun yalnızca o hesabın ürünü olduğu anlamına gelmez. Siyasetin asıl konusu da zaten burada başlar: İktidarın açtığı alanı toplum hangi yönde kullanacak, hangi mücadeleler o alanı genişletecek, hangi güç ilişkileri yeniden kurulacak?

Türkiye’de uzun zamandır başka bir şey oluyor. İktidarın attığı adımlar, yalnızca siyasal gündemi değil, muhalefetin düşünme biçimini de belirliyor. İktidar bir şey söylüyor, muhalefet onun karşısında konumlanıyor. İktidar bir adım atıyor, muhalefet o adımın karşısına geçiyor. Bir süre sonra muhalefetin kendi siyasal programı değil, iktidarın gündemi........

© marksist.org