menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gangster emperyalizmini durdurmalıyız - ABD ve İsrail’e karşı İran ve Filistin halkının yanında

26 0
06.03.2026

ABD1 ve İsrail’in İran’a vahşice saldırıları ile ABD’nin gerileyen emperyalist hegemonyası arasında doğrudan bir bağ var. İran’ın bombalanmaya başladığını duyduğumuz ilk andan itibaren ilk hissettiğimiz şey büyük bir öfke oldu. 165 çocuğun bombardımanla öldürülmesi ve ölü sayısının hızla artması hepimizi çok öfkelendiriyor. Şunu açıklamak zorundayız elbette: ABD ile İran arasındaki müzakerelerin 5. oturumu sürerken ve her şey iyi gidiyorken İran’a ansızın neden saldırıldı?

Biliyoruz ki ABD’nin asli sorunu, gerileyen emperyalist hegemonyasını yeniden tesis etmek ve Çin’le küresel düzeyde sürdürdüğü rekabette başarılı olmak. ABD, Kosova savaşına yaptığı müdahaleden beri NATO’yu da kullanarak 21. yüzyılın efendisi olduğunu kanıtlamak istiyor. İran’ı vururken Çin’e ve Rusya’ya da bir kez daha meydan okumuş oluyor. İsrail içinse ABD’nin attığı her savaş adımı Filistin’de ve bölgede sürdürdüğü soykırım politikasını derinleştirmek için geniş bir alan sunuyor.

Trump’ın etrafında bütünleşen azgın sağcı, faşizan ve ‘Epstein sınıfı’ diyebileceğimiz Elon Musk gibi süper sermaye güçlerinin temel derdi, Çin (ve çok daha zayıf temellerde Rusya) gibi emperyalist güçlerin küresel üstünlüğü ele geçirmesini önlemek ve önümüzdeki 75 yılın üstün askeri sanayi gücü olduğunun altını çizmek. ABD bir yandan güncel askeri müdahalelerde bulunurken bir yandan da Çin Denizi’ne uzanan bir kuşatma hattı inşa ederek esas amacının ne olduğunu gösteriyor.

ABD’nin batı Asya’daki tüm işgallerde enerji alanlarına, petrole el koymayı amaçladığı iddiası en başından beri hatalı. ABD 2003’te Irak’a Irak petrollerini ABD’de kullanmak için saldırmadı petrol vanalarını kontrol eden asli emperyalist güç olduğunu göstermek için saldırdı. Şimdi de ne İsrail’in ne de ABD’nin amacı İran petrollerine el koymak.,

Küresel hegemonya ve soykırımı derinleştirmek için

Alex Callinicos’un Washington Post’tan aktardığı derin toplantı yorumu ABD’nin yaklaşımıyla emir eri İsrail’inki arasında bir farklılık olduğunu gösteriyor: “Salı günü, Temsilciler Meclisi, Senato ve her iki meclisin istihbarat komitelerinin liderlerinden oluşan Sekizli Çete’ye yapılan brifingde, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, milletvekillerine, misyonun zamanlaması ve hedeflerinin, İsrail’in ABD’nin desteği olsun ya da olmasın saldırı yapacağı gerçeği tarafından belirlendiğini belirtti.” İsrail’in, ABD’nin desteği olsun ya da olmasın İran’a saldırmaya karar vermiş olması Trump yönetiminin bir ölçüde İsrail’in peşinden sürüklendiğini, dolayısıyla tüm askeri şovuna rağmen köşeye sıkışmış bir emperyalist güç olduğunu gösteriyor. İsrail sadece ABD’nin bekçisi gibi değil, zaman zaman onun patronu gibi de davranıyor. Gerileyen imparatorluğun çeperlerinde alt emperyalist güçler zaman zaman bağımsız davranabiliyorlar. Hele, İsrail’in tüm Ortadoğu’da soykırımı derinleştirip hegemonyasını genişletme amacından bir milim bile geri adım atmadığını düşünürsek bu daha da anlaşılır oluyor. Diğer yandan Trump ve Netanyahu kendi iç politika arenalarında ciddi krizler yaşıyorlar.2 İkisi de iktidardan düştüklerinde yargılanacaklarını biliyorlar. İkisi de hali hazırda kendi devletlerinin mahkemeleri tarafından yargılanmış vaziyetteler. Trump, geçtiğimiz aylarda İsrail Cumhurbaşkanına Netanyahu’yu affetmesi için neredeyse yalvardı. İkincisi uzun süredir bir savaş suçlusu olarak aranıyor. Canının istediği her ülkeye gitmesinin önünde Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından çıkartılan tutuklama kararı var. Dolayısıyla kendi iç muhalefetlerini bastırmak ve gündemi değiştirmek için İran’a saldırarak dikkatleri bir kakafoniye çekiyorlar. Ama bu Charlie Kimber’ın dediği gibi Gazze’de ve bölgede ölenlerin çığlıklarının oluşturduğu vahşi bir kakofoni. İran bunun devamı. Demokrat Partili bazı temsilcilere göre Epstein dosyalarında adı binlerce kez geçen, bazı seferlerinde de çocukları istismar bölümlerinde kendisinden bahsedilen Trump, kafasında USA şapkasıyla herkese “başka konuları” tartıştırabildiği için hoşnut hissediyordur kendisini.

ABD tarihi bir bombardımanlar tarihidir

Siyaset bilimci Robert Pape, ABD’nin İsrail’le beraber İran’a saldırısında iç politik ihtiyaçların daha önde olduğunu düşünüyor: “Bana göre bu, ABD’deki iç siyasi baskılarla bağlantılı… Donald Trump’ın savaşçı dış politikası, gerçek bir jeopolitik stratejiden çok, kendi kampındaki iç dengelerle bağlantılı. Bu, Venezuela için geçerli. Grönland için de geçerli. Ve şimdi İran için de geçerli. Başkan Trump, kendisi için en iyi siyasi hesaplamanın – yani en iyi iç siyasi hesaplamanın – İran’ı bombalamak olduğuna karar verdi.”3

Ama hiçbir kakafoni “sırtı duvara yaslanmış” kriz içerisindeki emperyalist bir 4güçle karşı karşıya olduğumuz gerçeğinin üzerini örtemez. Bu noktaya değinmeden önce Hameney rejiminin “desteklenmesi” konusunu hızlıca tartışmalıyız.

Dış müdahale ile İran rejimine yönelik eleştiriler arasındaki denge meselesi bir dizi emperyalist müdahale sırasında olduğu gibi yeniden devreye girdi. Bu, ABD’nin her işgalinde açığa çıkan bir tartışma. Howard Zinn’in etkileyici kitabında anlattığı gibi “insanlık ve özgürlük aşkı” (1898 Küba işgali), “eğitmekten, uygarlık aşılayıp, Hıristiyanlaştırarak onları yüceltmekten ve Tanrı’nın yardımıyla onları en iyi biçime sokmaktan” (1899 Filipinler işgali), “Grenada’da yapılan askeri darbenin ABD’li öğrencileri tehlikeye atması” (1983 Grenada işgali), “ABD vatandaşlarını korumak ve Noriega’yı uyuşturucu trafiğini kontrol etmekten yargılamak” (1989 Panama işgali), “Vietnam halkına ve yönetimine bağımsızlıklarını kazanmaları için yardım etmek” (ABD’nin Vietnam işgali), Afganistan ve Irak işgallerini Afganistan’a demokrasi götürmek ve Irak’ın ise kitle imha silahlarını tüm dünyaya tehdit oluşturmasını engellemek için saldırdığı yalanlarını söyledi. Oysa ABD, Küba’yı ticari yatırımlarını korumak, Filipinler’i Çin’e karşı bir güç merkezi elde etmek, Grenada’yı bölgeyi ABD’nin yönettiğini kanıtlamak ve Vietnam yenilgisinin acısını çıkartmak, Panama’yı ABD’nin Orta Amerika’daki etki alanlarını yeniden inşa etmek için işgal etmişti. Vietnam işgalinde Güneydoğu Asya’nın pirinç, kauçuk, kömür ve petrol gibi zengin doğal kaynakları açısından ülkenin stratejik öneminin asıl cezbedici faktör olduğu ABD yöneticilerinin kendi iç yazışmalarında görülüyor.5 Afganistan ve Irak işgallerinde ABD’yi harekete geçiren asıl güdü ise gerileyen ekonomik gücünü askeri dehşet saçarak dengeleyip emperyalist piramidin en tepesinde olduğunu tüm dünyaya göstermekti.6

Uygar batının şerifleri doğuya demokrasi taşıyor

Şimdi de ABD emperyalizmi İsrail’le beraber 1979 yılından beri ambargo uyguladığı İran’a vahşice saldırıyor. Bu saldırı karşısında tarafsız kalınamaz. Elbette, en başta, bir yanlış anlamaya izin vermemek için İran rejimi hakkındaki gerçeği aktarmakla işe başlamak gerekir. İran İslam Cumhuriyeti’nin ne kadar gaddar, acımasız, özgürlük ve kadın düşmanı bir “katiller toplamı” olduğu bizim açımızdan tartışma götürmez. Ayrıca, İran rejiminin kendi halkının haklı ayaklanma ve mücadelelerini çok kanlı bir biçimde bastırdığı gerçeğini de unutacak değiliz. Hamaney diktatörlüğünün altında inim inim ezilen kadınları, LGBT aktivistleri, işçileri ve protestolarda ölen binlerce insanı, idam edilen Kürt aktivistleri biliyoruz. Ancak hem solun ve insanlığin ortak hafızası şu konuda net olacak deneyimleri çok iyi hatırlıyor ABD emperyalizmi Libya’yı, Irak’ı ve Afganistan’ı bu bölgelerdeki diktatörlükleri, baskıları ve antidemokratik uygulamaları gerekçe olarak öne sürerek ve kendisinin uygarlık değerlerinin ve demokrasinin taşıyıcısı olduğunu söyleyerek bombaladı, işgal etti. Fakat ABD ve ortaklarının hiçbir müdahalesinin siyasal sonucu demokrasi olmadı. Aksine müdahale edilen ülkelerdeki sosyal dokuyu parçaladı, yüz binlerce insanı öldürdü ve şiddeti meşrulaştırdı. Örneğin Irak işgali olmasaydı Ebu Gureyb’deki işkenceler yaşanmaz, IŞİD gibi bir örgütlenme doğmazdı. İran işgalinin başından beri etkili hatırlatmalarla savaş karşıtlarına perspektif ve ipuçları sunan Charlie Kimber son mesajlarından birisinde bombardımanlar tarihini inceleyen ve Chicago Üniversitesi’nde siyaset bilimci ve tarih boyunca hava saldırılarının etkileri üzerine en çok referans verilen kitabın yazarı Robert Pape ile yapılan röportajdan aktarıyor. Pape’ye göre, “Mevcut bombardımanın İran’da olumlu bir rejim değişikliğine yol açma şansı neredeyse hiç yok… Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, ABD, İngiltere, İsrail ve Rusya dahil birçok ülke, hava gücünü kullanarak rejim değişikliği dayatmak için onlarca girişimde bulunmuştur…müdahaleler sistematik olarak iki sonuca yol açıyor. Birincisi, mevcut rejim değişmeden kalıyor. Elbette liderler öldürülüyor, ancak onların yerine onlara çok benzeyen kişiler geçiyor. Daha da önemlisi, yeni liderler arasında radikalleşme görüyoruz; bu liderler daha agresif olmaya ve askeri önlemler de dahil olmak üzere daha radikal önlemler almaya meyilli.”

Saddam rejimine karşı başlayan ABD işgali günlerinde, etrafımızdaki esaslı tartışmalardan birisi Saddam’ın diktatör olmasıydı. Bir ülkede rejimin diktatörlüğü o ülkenin ABD ve ortakları tarafından işgalini meşrulaştırmak için kullanılıyordu. O dönemde, Irak’ın olsa olsa kanlı bir mahalle çetesi olduğu, ABD’nin ise tüm mahallelerdeki çeteleri kontrol eden asıl mafya örgütlenmesi olduğu benzetmesini yaparak tartışıyorduk. Bir mahalle mafyasının cinayetlerini, zorbalıklarını, hırsızlıklarını, tüm mahallelerde soygun yapan, tecavüz örgütleyen, cinayet işleyen, tüm suçları organize etmeye çalışan Godfather’ın müdahalesinin çözebileceğini düşünmek birkaç noktayı gözden kaçırmakla mümkün olabiliyordu.

İlk nokta, ABD’nin demokrasinin beşiği olduğu, Irak’la kıyaslanamayacak bir rejime sahip olduğu fikriydi. ABD demokrasisi madalyonun diğer yüzünde ikili parti sistemi, soykırım üzerinde yükselen bir burjuvazi, nükleer bomba kullanan tek egemen sınıfa sahip olması, siyah hayatları cehenneme çeviren kölecilik tarihi ve etkisi hala devam eden ırkçılık ve savaşsız tek bir gün geçirmeyen dış politikadaki saldırganlık yatıyordu. Neoconların Bush’u bu konuda daha ikna edici olmuş olsa da MAGA’cıların Trump’ı ABD demokrasisinin üzerindeki örtüyü çoktan indirmiş durumda.Epstein dosyaları ise nasıl bir sermaye rejiminin egemen olduğunu bir kez daha gösterdi. Elbet de Saddam Hüseyin diktatördü ve Halepçe katliamı başta olmak üzere çok fazla insanlık suçu işlemişti. Ama Saddam Hüseyin’in cezasını sistematik yalanlarla dünyanın en büyük, en organize cinayet şebekesi olan ABD emperyalizminin kesmesi, bir diktatörün cezalandırılması değil, tüm Irak ezilenlerin ve bölgede yaşayan tüm halkların aşağılanması anlamına geliyordu. Emperyalizm piramidinin en tepesindeki güç herhangi bir ülkeyi canı istediği gibi bombalayabildiğinde, bu ülkenin piramidin zirvesinde kalmak için askeri müdahale seçeneğini kullanmaya bağımlı hale geleceği ve bu yönde cesaret kazanacağı çok açık. Bu eğilimin tersine çevrildiği çok çarpıcı deneyimler var. ABD emperyalizminin Irak’a saldırısı çok büyük bir savaş karşıtı hareketle karşılaştı; Türkiye’nin savaş cephesi açması engellendi ve saldırı başladıktan sonra uzun vadede ABD yenildi Vietnam savaşında işgalin ABD’nin istediği gibi gitmemesi hem içeride dev bir savaş karşıtı protesto dalgasını hem de dünya çapında 1968 hareketini ve Vietnam’daki katliamlara karşı birbirini tetikleyen devrimci patlama potansiyelini beraberinde getirdi. Bugün de bu potansiyel mevcut ama elbette bu potansiyeli gerçek bir eyleme dönüştürecek olan örgütlü savaş karşıtı güçlerin örgütlü işçi sınıfıyla birleşik bir direnişi küreselleştirme yeteneği taşıyıp taşımadığıdır.

Tarafsızlık, Üçüncü Yolculuk ve hijyen merakı

ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaşın yarattığı bir başka kafa karışıklığı da Lenin konusudur. Evet, yanlış okumadınız, Lenin. Bazı yorumlara göre ABD ile İran karşı karşıya geldiğinde, Liebknecht’in “esas düşman içeridedir” yaklaşımını Birinci Dünya Savaşı’nın göbeğinde ete kemiğe büründüren Bolşeviklerin devrimci yenilgicilik yaklaşımını tıpatıp kopyalamak lazım. Bu yoruma göre bu kopyala yapıştır savaş karşıtı tutumla üçüncü bir yol inşa etmenin doğru olacağını savunuyorlar. Lenin’in en önemli özelliğinin somut koşulların somut tahlilini yapıp devrimci politikaları bu koşullar içinde işçi sınıfının ve ezilenlerin çıkarlarını korumak üzere somut olarak öne sürmesi olduğunu hatırlarsak, devrimci yenilgiciliğin sömürgecilik bağlamında, sömürgeci bir işgal döneminde içi boş bir tenekeye dönüştüğünü kavramak mümkün olur. Lenin’in devrimci yenilgiciliği Birinci Dünya Savaşı sırasında emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının barışı savunup kendi egemen sınıflarının çıkarı için farklı devletlerin milli üniformalarıyla savaş alanlarında birbirlerini katletmesinin önüne geçilmesi için, her ülkenin işçilerinin kendi devletlerine karşı savaşı sonlandırmak için mücadelesi vermesi anlamına gelir. Eşit ya da yaklaşık güce ve etki alanına sahip, emperyalistler arası bir savaşa karşı Lenin’in önerdiği tutumu, Trump-Netanyahu ikilisinin on yıllardır ağır bir yaptırım uygulanan bir ülkeye saldırısının derinleştiği koşullarda aynen benimsemek, Trump’ın tuzağına düşmektir. Cinsel istismardan yargılanması an meselesi olan bir adamla soykırım suçlusu olan bir başka adam, ellerinin altında birisi dünyanın süper askeri gücü diğeri de bu güçten beslenen ve katliamları süreklileştirmek üzere örgütlenmiş bir suç makinesi olan bir devletin olanaklarıyla savaşırlarken İran devletinin gücünü ve olanaklarını bu iki güçle eşitlemenin izahı olamaz. Burada üçüncü yolculuk diye anlatılan, Trump’ın telefonla bizzat arayarak ABD saldırganlığını özerk alan elde etmeye dönük bir fırsata çevirmeye çalışan İran’daki çeşitli siyasi güçlerin emperyalizme hık deyiciliğidir. Üçüncü yolculuk, ABD-İsrail ile İran savaşında tarafsız kalıyormuş gibi yapıp bu süreci ABD desteğiyle rejimi devirmek için bir fırsata çevirip aynı anda bu politik eğilimi Lenin’le gerekçelendirmeye çalışarak Trump’ın bölgesel acentalığı faaliyetlerine devrimci savaş karşıtı geleneği hakim kılmaya çalışmaktır. Resimde sadece ABD olsaydı, batı dünyasının sonsuz uygarlık ışıklarından gözleri kamaşmış olanlara bu iddiayı yutturulabilirdiniz, ama saldırının motor gücünün İsrail olduğunu düşününce bu strateji tamamen çöküyor. Kim, İsrail’in işgalinin, bombardımanının bir parçası olarak gelişmeleri bir fırsata çevirmeye çalışıyorsa,........

© marksist.org