Bir apartheid devleti, İsrail
“…Büyüdükçe anlıyorum, normal olduğunu düşündüğüm şeyler normal değilmiş.”
Annem, yüzünü yüzüme iyice yaklaştırıp kocaman gülümser, birlikte sevdiğimiz şarkıları söyleriz, o hep hüzünlü aşk şarkılarını sever; babam, bana ıslık çalmayı öğretecek, kızıl kahve gözleri; kardeşlerim, başka evlerde yaşayan, bazıları benim gibi bazıları benden büyük bir sürü insan, kadın, erkek, çocuk akrabalarım…hepsi bana karşı sevecen, hepsi ilgili…en çok da dedem…Onun her zaman yeleğinin cebinde, çocuklara vermek için biriktirdiği şekerler olur. En sevdiği torunu benim bence. O namaz kılarken sırtına atlıyorum hiç kızmıyor bana. Beni hep güldürüyor. Geçen gün komşumuzun evi yandı. Herkes çok korktu, hep beraber koşup arka mahalledeki dedemin evine gittik.. Başkaları da gelmişti, bütün gece konuştular, ağladılar, ‘yerleşimciler’ yakmış evi, onlar kim bilmiyorum, herkes çok üzgündü. Böyle şeyler oluyor, bu bizim normalimiz ama bu normal mi bilmiyorum. Mesela sokağa çıkarken annem sıkı sıkı tembihliyor yaklaşmamam gereken yerler var. Ya topumuz kaçarsa? Askerler var sokakta gezen, ellerinde silah var. Onlardan korkuyorum. Başka şehirlerin sokaklarında da dolaşır mı askerler? Bu yüksek duvarlar, üzerlerinde resimlerin yazıların olduğu, merak ediyorum arkasında ne var? Büyüdükçe anlıyorum annemin gözlerindeki hüznün nedenini, ağabeyimin öfkesini. Büyüdükçe anlıyorum bize yaşatılan hayatın normal olmadığını. Büyüdükçe öğreniyorum: Ben Filistinliyim..”
İçine doğduğunuz şehrin sokakları askerler ve kolluk kuvvetleri tarafından kontrol altında tutuluyor. Barikatlar ve dikenli tellerle sınırlar çekilmiş; şehir bölge bölge birbirinden ayrılmış; bir bölgeden diğerine geçiş, askeri kontrol noktalarından sağlanıyor ve ancak gerekli izinler alınmışsa mümkün. Metrelerce yükseklikteki duvarlar sizi onlardan ayırıyor. Devlet tarafından silahlandırılmış çeteler- yerleşimciler, köy basıyor, mahsulünüzü yağmalayıp hayvanlarınızı katlediyor, mülkünüzü, malınızı çalıyor ya da evinizi ateşe verip sizi darp ediyor, yaralayıp öldürebiliyor. Yerleşimciler her alanda devlet tarafından himaye edilip destekleniyor, aslî unsur kabul ediliyorlar, hukuk-üstü bir statüye sahipler. Gerçekleştirdikleri yasadışı hareketlerin cezai bir karşılığı yok. Onlara karşı sizi koruyan, haklarınızı gözeten resmi bir merci yok. Aksine hiçbir geçerli neden olmadan evinize baskın düzenlenebilir ya da yolda yürürken askerler tarafından çevrilip insanlık dışı muameleye maruz kalabilir ya da gözaltına alınabilirsiniz. Çünkü siz Filistinlisiniz.. yani İsrail’in kabusu.. gayr-ı meşru varlığının ilk elden şahidi, 70 küsür yıl boyunca uğraşıp bir türlü ortadan kaldıramadığı engel, çaldığı toprakların sahibi.
10 Mart 2019’da, İsrail’in o zamanki başbakanı Benjamin Netanyahu, internette yayınlanan mesajında şöyle diyor: ‘İsrail, tüm vatandaşlarının devleti değil… [aksine] Yahudi halkının ve yalnızca onların ulus devletidir.’ (1) Bu beyan; bir devletin, içerisinde bulunan farklı etnik grupların varlığına karşı ayrımcı, ötekileştirici ve üsttenci bakışın apaçık ilanıdır, hem de ilk ağızdan, devletin tepesinden gelen bir ilan. Kurulduğu günden bugüne dek Yahudi halkı üstünlüğüne dayalı devlet yapılanması ve Filistinlilere karşı uyguladığı sistematik ırkçı, ayrımcı tutum ve politikaları, İsrail Devletinin, bir apartheid rejimi olduğunun en tipik göstergeleridir.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, ikinci maddesinde, “1. Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir. 2. Bundan başka, bağımsız memleket uyruğu olsun, vesayet altında bulunan, gayri muhtar veya sair bir egemenlik kayıtlamasına tabi ülke uyruğu olsun, bir şahıs hakkında, uyruğu bulunduğu memleket veya ülkenin siyasi, hukuki veya milletlerarası statüsü bakımından hiçbir ayrılık gözetilmeyecektir” der. (2) Birinci maddede belirtilen, “bütün insanlar hür ve eşit doğarlar” ilkesini güvence altına alan ikinci madde; hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm insanların, doğuştan eşit haklara sahip olduğunu taahhüt eder ve bu hakların, herkesi kapsayan evrensel ve eşitlikçi yapısını vurgular. Teoride, açıkça ve tüm insanlığı kapsayıcı bir ilkesellikle beyan edilmiş bu haklar; geçmişten bugüne uygulama biçimleri göz önüne alındığında ancak ulaşılması gereken bir ideal niteliğinde. Pratikte ise durum bu idealden çok uzak.
“Hayatım boyunca kendimi Afrika halkının bu mücadelesine adadım. Beyazların egemenliğine karşı savaştım, siyahların egemenliğine karşı da savaştım. Tüm insanların uyum içinde ve eşit fırsatlarla birlikte yaşadığı demokratik ve özgür bir toplum idealini her zaman benimsedim. Bu, uğruna yaşamak ve başarmak istediğim bir idealdir. Ama gerekirse, uğruna ölmeye de hazır olduğum bir idealdir.” diyor (3), Rivonia Davası’ndaki sanık sandalyesinden yaptığı dört saat süren konuşmasının sonunda Nelson Mandela. Uğruna yaşamak ve başarmak istediği ideal ise, apartheidin olmadığı özür bir toplumdur.
Apartheid sözcüğü, Afrikaanca dilinde ‘ayrılık’ anlamına gelir (4) ve 1948-1994 yılları arasında, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde resmi devlet politikası olarak uygulanan ırk ayrımcılığı sistemini kelimenin tam anlamıyla tarif eder.(5) Bu beyaz üstünlükçü politika gereği; Güney Afrikalılar, beyazlar, siyahlar, melezler ve Asyalılar olmak üzere kategorize edilmiş, üstün tutulan beyaz azınlık dışında kalanların, vatandaşlık haklarından daha az yararlandığı, ırklar arası sosyal temasın kesinlikle yasaklandığı, ayrı yerleşim alanları, iş kategorileri, kamu tesisleri, ulaşım, eğitim ve sağlık sistemleri olmak üzere pratik hayatın her alanında ırklara göre birbirinden ayrılmış bir yapı oluşturulmuştur.
Bu kurumsallaşmış ırk ayrımcılığı sistemi- apartheid , her ne kadar Güney Afrika Cumhuriyeti’ne özgü bir olgu olarak ortaya çıkmış olsa da, bugün Uluslararası Ceza Hukukuna göre her toplum için kapsayıcı, evrensel bir suç niteliğinde. Tıpkı, uluslararası sözleşmelerle tanımlanması yaklaşık aynı dönemlere tekabül eden ‘soykırım’ kavramında olduğu gibi ‘apartheid’ kavramı da; ilk örneği bağlamından ayrı ele alınması gereken bir kavram. Günümüzde bu suçları, karakteristik kaynaklarıyla ilişkilendirmenin doğru bir yaklaşım olmadığına vurgu yapan Taner Akçam:
‘Apartheid, elbette bir suç kategorisi olarak Güney Afrika rejimi ile bağlantılı olarak ortaya çıktı. Ama gelinen noktada bu rejimle doğrudan bağını kopartmış durumdadır. Bu bakımdan apartheid kavramını soykırım kavramı ile kıyaslamak önemlidir. Soykırım kavramının ortaya çıkmasında Holokost’un etkin ve belirleyici bir rolü olmuştur. Ama bugün soykırım kavramının Holokost ile herhangi bir bağı, ilişkisi kalmamıştır. Herhangi bir ülkede soykırım olup olmadığını anlamak için Holokost’a bakmak veya Holokost ile arada benzerlikler aramak gerekli değildir. Apartheid için de geçerli olan budur. Güney Afrika rejimi kaynaklı bir kavram olmakla birlikte bir ülkede apartheid olup olmadığını anlamak için Güney Afrika rejimi ile benzerlik aramak gereksizdir, yanlıştır’(6) demektedir.
Apartheidin, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne özgü karakteristik niteliğinden evrensel bir suç niteliği kazanmasının yolunu açan, onu, uluslararası hukuk literatüründe tescilleyen dört sözleşme var.
1965: Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme (ICERD)
1968: Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar İçin Zaman Aşımının Uygulanmayacağına Dair Sözleşme
1973: Apartheid Suçunun Bastırılması ve Cezalandırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme (Apartheid Sözleşmesi)
1998: Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda 1965’te kabul edilip, 1969’da yürürlüğe giren Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme (International Convention on the Elimination of All Forms of Racial Discrimination, ICERD)(7) ile apartheid rejiminin evrensel nitelikteki tanımı yapılır. Buna göre sözleşmenin 1. maddesi; “ırk ayrımcılığı” terimi, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel veya kamusal yaşamın herhangi bir başka alanında insan haklarının ve temel özgürlüklerin eşit şartlarda tanınmasını, kullanılmasını veya uygulanmasını ortadan kaldırma veya zayıflatma amacı veya etkisi olan, ırk, renk, soy veya ulusal veya etnik kökene dayalı her türlü ayrım, dışlama, kısıtlama veya tercihi ifade eder, der. Sözleşmenin 3. maddesinde ise bir hükümet politikası olarak apartheida vurgu yapılarak, sözleşmeye taraf devletlerin, özellikle ırk ayrımcılığını ve apartheidi kınayarak, kendi yetki alanlarındaki topraklarda bu nitelikteki tüm uygulamaları önlemeyi, yasaklamayı ve ortadan kaldırmayı taahhüt ettikleri belirtilir.
1968’de kabul edilen Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar İçin Zaman Aşımının Uygulanmayacağına Dair Sözleşme’nin 1. maddesinde (8), “savaş zamanında veya barış zamanında işlenmiş insanlığa karşı suçlar; silahlı saldırı veya işgal yoluyla tahliye ve apartheid politikasından kaynaklanan insanlık dışı eylemler ve 1948 Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanan soykırım suçu”, uluslararası hukuktaki en ağır suçlar arasında değerlendirilir ve sıradan suçlar için geçerli olan zamanaşımı ilkesi, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar söz konusu olduğunda, işlendikleri tarihe bakılmaksızın geçersiz sayılır. Bu sözleşmeyle apartheid kavramı, Güney Afrika Cumhuriyeti’yle özdeşleşen bir kavram olmaktan çıkmış, daha evrensel bir suç olarak tanımlanmıştır.
Apartheid suçu, 1973 yılında Uluslararası Apartheid Suçunun Bastırılması ve Cezalandırılması Sözleşmesi (Apartheid Sözleşmesi) (9) ile insanlığa karşı suç olarak nitelendirilmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen sözleşme, II. maddede, ‘apartheid suçu’ terimini; “bir ırk grubunun diğer bir ırk grubu üzerinde egemenlik kurma ve sürdürme ve onları sistematik olarak baskı altına alma amacıyla işlenen insanlık dışı eylemler” olarak tanımlamıştır:
(a) Bir ırk grubunun veya gruplarının bir veya daha fazla üyesine yaşam ve özgürlük hakkının reddedilmesi:
(i) Bir ırk grubunun veya gruplarının üyelerinin öldürülmesi;
(ii) Bir ırk grubunun veya gruplarının üyelerine ciddi bedensel veya zihinsel zarar verilmesi, özgürlüklerinin veya onurlarının ihlal edilmesi veya işkenceye veya zalim, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye veya cezaya maruz bırakılmaları;
(iii) Bir ırk grubunun veya gruplarının üyelerinin keyfi olarak tutuklanması ve yasadışı olarak hapsedilmesi;
(b) Bir ırk grubuna veya gruplarına, tamamen veya kısmen fiziksel olarak yok olmalarına neden olacak şekilde kasıtlı olarak yaşam koşulları dayatılması;
(c) Bir veya birden fazla ırk grubunun ülkenin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamına katılımını engellemeye yönelik her türlü yasal önlem ve diğer önlemler ile bu tür bir grubun veya grupların tam gelişimini engelleyen koşulların kasıtlı olarak yaratılması, özellikle de bir veya birden fazla ırk grubunun üyelerine çalışma hakkı, tanınmış sendikalar kurma hakkı, eğitim hakkı, ülkelerini terk etme ve ülkelerine geri dönme hakkı, vatandaşlık hakkı, seyahat ve ikamet özgürlüğü hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı ve barışçıl toplantı ve dernek kurma özgürlüğü hakkı dahil olmak üzere temel insan hak ve özgürlüklerinin reddedilmesi;
(d) bir veya birden fazla ırk grubunun üyeleri için ayrı rezervler ve gettolar oluşturarak, çeşitli ırk gruplarının üyeleri arasında karma evlilikleri yasaklayarak, bir veya birden fazla ırk grubuna veya bunların üyelerine ait toprak........
