Şantaj Siyaseti ve Sermayenin Küresel Kuşatması
Şantaj Siyaseti ve Sermayenin Küresel Kuşatması
Muhammed Zahir Yıldız
Bugün Ortadoğu’da esen savaş rüzgârı, sadece devletlerin değil, tarihin en eski ve en karanlık zihniyetin yeniden gün yüzüne çıkışını gösteriyor. İnsanlık, bu kana bulanan coğrafyada sadece sınırların değişmesine değil, aslında ruhların ve iradelerin nasıl birer birer teslim alındığına tanıklık ediyor. Modern dünya, ticaretin masum kisvesi altında başlayan, ancak nihayetinde tüm toplumu bir ahtapot gibi sarmalayan sinsi bir Musevi sermaye kuşatmasıyla karşı karşıyadır. Bu sistemin işleyişi ise dehşet vericidir: Önce ekonomik bir sızma gerçekleşir, ardından yerel sermaye grupları kıskaca alınarak mülksüzleştirilir. Nihayetinde tüm ekonomik damarlar ele geçirildiğinde, o zamana dek ustalıkla gizlenen "canavar" maskesini indirir.
Bu canavarın ilk hamlesi, zihinleri hadım etmek için medyayı bir borazana dönüştürmektir. Satılık kalemler ve haysiyetini iktidar masalarında bırakanlar aracılığıyla kamuoyu bir illüzyonla uyutulurken, arka planda asıl korkunç ağ örülmektedir: Şantaj Siyaseti. Profesyonel ajanslar ve karanlık dehlizlerde kurgulanan organizasyonlar, bireylerin –özellikle de karar verici pozisyondaki liderlerin– "kirli sırlarını" biriktirir. İnsan onurunu ayaklar altına alan bu sırlar, çoğu zaman bizzat bu odakların kurduğu tuzaklarla inşa edilir. Bu sırlar artık birer tasma haline gelmiş; bugün dünya genelinde iktidara getirilen pek çok liderin boynuna dolanmıştır.
Hatırlarsınız; 28 Şubat sürecinde Doğru Yol Partisi'nden yaklaşık 100 milletvekili, baskılar neticesinde istifa etmişti. O dönemde ismini zikretmek istemediğim bir milletvekili hakkında, hemen hemen tüm gazetelerde son derece rezil görüntüler yayınlanmıştı. Gazetecilerin 'Bunlar montaj mı?' sorusuna verdiği cevap ise bir tokat gibiydi: 'Hayır, görüntüler gerçek. Ben nefsime uyup bu günahları işledim. Ancak o istifa edip partilerini ve dava arkadaşlarını satanların asıl korkusu, kendi kirli sırlarının da ortaya dökülecek olmasıydı. Ben üzgünüm ama en azından ruhumu satmadım.'
Bugün ise tüm dünya, bizzat ABD başkanlarının ve küresel elitlerin adının karıştığı Epstein Rezilliği ile çalkalanıyor. Bu sadece bir ahlaksızlık hikâyesi değil; küresel siyasetin nasıl "insan kaçakçılığı ve kirli sırlar" üzerinden dizayn edildiğinin somut bir kanıtıdır. İslam coğrafyasının başındaki pek çok liderin kendi halkına yabancılaşmış, "Papalagi" zihniyetine bürünmüş ve düşmanla gizli ittifaklara mecbur bırakılmış olması da işte bu prangalı siyasetin bir sonucudur.
Merhum Erbakan Hoca’nın yıllar önce sarf ettiği o sarsıcı cümle, bugün her zamankinden daha ağır bir anlam taşıyor: "Zavallı Amerika, İsrail’in elinde esir olmuş!" O günlerde çok uluslu emperyalist odaklarla uygun adımla yürüyenlerin alaycı gülümsemeleri, bugün yerini acı bir sessizliğe bırakmıştır. Esir olan sadece Washington değil, sermayenin vicdansız çarkları arasında ezilen tüm bir insanlık ailesidir.
Bu acımasızlığın en çarpıcı ve hüzünlü yansıması, 2005 yılında New Orleans’ı vuran Katrina Kasırgası ile tüm dünyanın gözleri önüne serildi. Modern dünyanın "süper gücü" olan Amerika’da, sular yükseldiğinde sadece setler yıkılmadı; kapitalizmin parıltılı maskesi de parçalandı. Sokaklarda şişmiş cesetler yüzerken ve o cesetler köpekbalıkları tarafından parçalanırken, bu yapay medeniyetin ne kadar kırılgan olduğu görüldü. Ancak asıl felaket, sular çekildiğinde ortaya çıkan toplumsal enkazdı. Şehirde ölen ve kaybolanların büyük bir kısmının kaydı bile yoktu. İşte o zaman anlaşıldı ki, dünyanın en zengin ülkesinde milyonlarca insan "hayalet" gibi yaşamaktadır; köprü altlarında doğan, hiçbir kaydı bulunmayan ve açlık içinde ölen on milyonlar...
1996’da Ankara’da, o meşhur konferansında Roger Garaudy’nin işaret ettiği o sarsıcı veri, bugün küresel kederin temel sebebidir: Gelirlerin %94’ü, %6’lık bir azınlığın elindedir. Geriye kalan koca bir nüfus, o küçük azınlığın insafına terkedilmiş kırıntılarla hayata tutunmaya çalışmaktadır.
Kapitalizm, kendi burjuvazisini beslerken; demokrasiyi, halkın iradesini ve insan haklarını sadece birer "uyutma aracı" olarak kullanır. Sistem, sermayedarın bekası üzerine kurulmuş devasa bir boyunduruktur.
Anlayacağımız; dünya, merhametini yitirmiş, şerefi ve namusu pazarlık masasına yatırmış kötülerin elindedir. Ancak tarihin ibret sayfaları bize şunu fısıldar: Zilletin vergisi, özgürlüğün bedelinden her zaman daha pahalıdır. Bugün karşımızda iki yol var: Ya altın yaldızlı kapıcı elbiseleri ve şantaj tasmalarıyla bu esaret kafilesine dahil olacağız ya da dikenlerle dolu yollarda onurumuzla yürüyen o şanlı özgürlük kervanına katılacağız.
Sonuç sabredenlerin ve haysiyetini satmayanların olacaktır.
Editör: Mehmet Nezir Güneş
