Tutunamayanlar Tutunabildi mi?
Mühendis ve yazar Oğuz Atay’ın kült eseri “Tutunamayanlar” 1971–1972’de TRT Roman Ödülü aldı, 1972’de kitap olarak yayımlandı. Bu afili karşılama töreninin ışığı kısa bir zaman sonra söndü. Roman, dönemin okur beklentisine ters düştü.
Türkiye’de roman hâlâ büyük ölçüde toplumcu gerçekçi çizgideydi. Açık olay örgüsü. Tanıdık tipler. Doğrudan mesaj; Atay ise parçalı bir yapı kurdu. İç monologlar kullandı. İroniyle yazdı. Metnin dili bilinçli olarak kırık ve oyunluydu. Okur için yorucuydu.
Biraz daha açayım; ‘Tutunamayanlar’ hacimli ve çok katmanlı bir romandı. Ansiklopedik bölümler vardı. Şiir, parodi, sözlük, tutanak gibi türler iç içeydi. Bu yapı yabancı geldi dönemin ve bugünün okurlarına. İkincisi içerik. Roman ideolojik bir “doğru” sunmuyordu. Bireyin yabancılaşmasını, tutunamamasını, iç parçalanmasını anlatıyordu. Dönemin politik kutuplaşmasında bu tavır “boşluk” gibi algılandı. Üçüncüsü dil. Yüksek ironi. Kültürel göndermeler. Okurdan aktif katılım istiyordu. O günün yaygın okuma alışkanlığı buna hazır değildi.
Nasıl Karşılandı?
Eleştirmenlerin bir bölümü romanı “anlaşılmaz” buldu. Kimi “gereksiz deneysellik” diye tanımladı. Kimi “yerli olmayan bir üslûp” suçlaması yöneltti. Satışlar düşüktü. Geniş okur kitlesi ilgisiz kaldı. Buna karşılık küçük ama dikkatli bir çevre eserin özgünlüğünü fark etti. Fakat bu fark ediş, yaygın bir okuma dalgasına yazık ki dönüş/e/medi.
Şu hakikati netleştireyim. Netleştirelim. “Anlaşılmaz” yaftası da vardı. Roman, dolaşıma girmiyor. Kulaktan kulağa yayılmıyor.
Oğuz Atay, bir gün arkadaşlarına; “benim roman hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye soruyor. Ortam buz kesiyor. Kimse ses çıkar/a/mıyor. Dahası, masadakilerin önemli bir kısmı romanı okumamış. Bu, “geniş okur”dan önce, “yakın çevre”de bile romanın karşılığının zayıf olduğunu gösteriyor. Oturanlardan biri de Selâhattin Hilav diyeyim; ötesini siz hesap edin.
Peki “anlaşılmaz / deneysellik / yerli değil” suçlamaları nereden beslenmektedir? Bu suçlamaların zeminini kazıyalım. Roman ilk anda “okunmadığı” için, hakkında konuşanların bir kısmı romana değil, metnin yarattığı algıya tepki veriyor.
Bir de şu var. İletişim’in sunuş yazılarında, romanın yayımlanmasının ardından “önemli bir tartışmanın odağında yer aldığı” vurgulanıyor. Yani ses çıkıyor ama satışa dönüşmüyor. Bu ikilik çok tipik. “Konuşulan ama alınmayan kitap.” Ne ilk, ne de........
