menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İdealizmin Sessiz Ölümü

15 1
23.01.2026

Bir zamanlar ülkemizin muhafazakâr (!) kesiminde ideal sahibi olmak, idealist bir insan olmak, bir zamanların ünlü deyişiyle “dava adamı” olmak sadece bir sıfat değil, bir zırhtı. En azından kimi genç zihinlerin kendini tanımladığı kutsal bir ödevdi. O yıllarda bu duruş, saf bir idealizmden, dünyadaki çarpıklıklara karşı yükselen haklı bir öfkeden ve temiz bir vicdan ihtiyacından doğardı. O idealist insan, sistemin çarklarına karşı duran, eleştiren, “öteki” olanı temsil ederdi. Kimlik, omuzlarına yüklediği hakikat bekçiliği rolüyle inşa edilmişti. Dünya siyah ve beyazdı; dost ve düşman belliydi. Kültürel kimlik, siyasi duruş ve ahlaki yargılar bir bayrak gibi gururla taşınırdı. Bu duruş, “farklı olan” ve “daha iyi bilen” olmanın verdiği tatlı bir üstünlük duygusuyla desteklenirdi.

Ne var ki hayat, her şeyi olduğu gibi, idealizmi de test eden bir laboratuvar oldu. Dün de böyleydi, bugün de. Dava adamı, zırhını kuşanmış hâlde gerçek dünyanın içine adım attığında çözülüş başladı. Bu çözülüş dramatik bir ihanetle değil, sessiz, pragmatik bir yozlaşmayla ilerledi.

Öncelikle, sürekli bir mücadele içinde olmak yorucu hâle geldi. Çünkü savaşılacak çok cephe, kazanılacak ise çok az zafer vardı. Bu yorgunluk, eski düşmanların içindeki rahatlığı, konforu ve kaygısızlığı ona çekici göstermeye başladı. İlk ödün, “şimdi değil ama sonra” düşüncesiyle verilen küçük bir taviz oldu. Elbette sistem, dava adamına pençesini göstermedi; tam tersine ona bir kapı açtı. Belki küçük bir makam, belki bir menfaat, belki de sadece “artık daha etkili olabileceği” bir platform. Bu kapıdan içeri adım atarken eski dava sesini kıstı. “Amaca ulaşmak için araçlar mubahtır” fısıltısı,........

© Maarifin Sesi