Kültürümüz Kime Emanet?
Kültür, yalnızca öğrenilen bir şey değil; birlikte yaşanan, zamanla içselleşen ve çoğu zaman fark edilmeden aktarılan bir birikimdir. Bir davranışın nasıl yapıldığı kadar, neden öyle yapıldığını da hissettiren; sözün tonunda, bakışın inceliğinde, gündelik hayatın ritminde kendine yer bulan bir bütünlük… Kültür, anlatılmaktan çok yaşanır, gösterilmekten çok hissedilir.
Uzun süre bu aktarımın en güçlü zemini aileydi. Aynı sofraya oturmak, aynı dili duymak, aynı tepkileri görmek; yalnızca bir arada bulunmak değil, aynı anlam dünyasını paylaşmaktı. Çocuk, neyin önemli olduğunu çoğu zaman kendisine söylenenden değil, evin içinde tekrar eden ufak davranışlardan öğrenirdi. Bir sözün nasıl söylendiği, bir büyüğe nasıl hitap edildiği, bir hatanın nasıl karşılandığı… Bunların her biri, fark edilmeden aktarılan, kültürün parçalarıydı.
Bugün ise bu aktarımın biçimi sessizce değişiyor. Kültür halaaktarılıyor; fakat taşıyıcısı giderek aileden, ilişkilerden çok ekranlara kayıyor. Görülen şey artıyor, fakat birlikte yaşanan azalıyor. Bilgi çoğalıyor, içerik çeşitleniyor; ancak bu zenginlik her zaman derinliğe karşılık gelmiyor. Çünkü kültür yalnızca neyin bilindiğiyle değil, nasıl yaşandığıyla ilgili bir alan.
Ekranlar, çok kısa sürede çok fazla şeyi gösterebiliyor. Farklı hayatlar, farklı alışkanlıklar, farklı üsluplar sürekli görünür hale geliyor. Bu durum bir belirsizlik üretiyor. Çünkü kültür, yalnızca seçeneklerin artmasıyla değil, anlamın yerleşmesiyle oluşur. Sürekli değişen görüntüler arasında, hangi davranışın neden değerli olduğu giderek anlamsız hale geliyor.
Gündelik hayatın dışında, hepimizin elindeki ve evlerin başköşelerindeki ekranlarda kurulan ilişkiler de bu aktarımın parçası haline geliyor. Dizilerde ve gündüz kuşaklarında sıkça karşılaşılan çatışmalı, ölçüsüz ve zaman zaman çarpık ilişkiler, yalnızca birer kurgu olarak kalmıyor; tekrar edildikçe sıradanlaşıyor. Bir davranışın sürekli görünür olması, onun doğru olduğu anlamına gelmiyor; fakat zihin, tekrar eden her şeyi zamanla ölçü kabul edebiliyor. Böylece ilişkilerin dili değişiyor, sınırları belirsizleşiyor, incelik yerini çoğu zaman görünürlüğe bırakıyor. Ahlaki değerler, estetik bakış açıları kaybolmaya başlıyor.
Tekrar edilen her görüntü, zamanla bir anlam önerisine dönüşür. Bu nedenle kültür, fark edilmeden, yaşanan hayattan değil; izlenen hayatlardan öğrenilmeye başlanıyor.
Burada mesele teknolojinin kendisi değil; kültürün ilişki zemininden, aile ve toplum değerlerini temel alamamasından kaynaklanıyor. Kültür, içerik olarak sunulduğunda öğrenilebilir; fakat derinlik kazanması için yaşanması gerekir. Ekranlar bilgi sunar, örnek gösterir; fakat bir davranışın arkasındaki inceliği, sürekliliği ve bağlamı taşıyamaz. Yine de gösterilen şey öğrenilmeye devam eder. Değerleri zedeler, değişimine neden olmaya başlar. Bu değişim, kültürün tamamen kaybolduğu anlamına gelmez. Ancak biçim değiştirdiğini ve bu değişimin bazı alanlarda eksilmelere yol açtığını görmeyi gerektirir. Özellikle dilin inceliği, davranışın ölçüsü, ahlaki boyut ve estetik duyarlık gibi daha sessiz alanlar, doğrudan anlatılarak değil, uzun süreli temasla gelişir. Bu temas azaldığında, kültürün görünür olanı kalır; fakat taşıyıcı derinliği zayıflar.
Bir başka mesele de aktarımın hızıdır. Kültür, doğası gereği yavaş oluşur; tekrar ve süreklilik ister. Ekran üzerinden gerçekleşen aktarım hızlıdır. Bu hız, bilginin yayılmasını kolaylaştırırken, anlamın yerleşmesini zorlaştırır. Hızlanan aktarım, çoğu zaman derinliği azaltır. Çünkü insan, gördüğü her şeyi aynı hızla içselleştiremez. Olumlu bir örnek de ekran üzerinden aktarılabilir. Bu olumlu değerlerin de yine somut bir şekilde gerçek hayat formunda pekiştirilmesi ile desteklenerek kalıcı etki sağlanabilir.
Belki de bugün üzerinde durulması gereken asıl soru şudur: Kültür ne kadar aktarılıyor değil, nasıl aktarılıyor? Çünkü aktarımın biçimi değiştiğinde, içerik de fark edilmeden değişir. İlişkiyle taşınan bir kültür, yerini gösterilen bir kültüre bıraktığında; anlam tam olarak oturmaz. Yaşanmışlıktan, deneyimden yoksundur çünkü.
Bu noktada mesele bir karşılaştırma yapmak değil; bir denge kurabilmektir. Ekranların sunduğu imkanı tamamen dışlamak mümkün olmadığı gibi, kültürün yalnızca bu kanallar üzerinden taşınabileceğini düşünmek de eksik bir yaklaşımdır. Asıl ihtiyaç, kültürün yeniden ilişki içinde, gündelik hayatın doğal akışı içinde yer bulabilmesidir. Bu kapsamda ailevi değerler, aile büyükleri ile ilişkiler, toplum değerleri, mahalle kültürü yaşatılması, canlandırılması gereken olgulardır.
Çünkü kültür, en çok birlikte yaşandığında aktarılabilir. Bir davranışın neden önemli olduğunu anlatmaktan çok, onu birlikte deneyimlemek; bir değeri öğretmekten çok, ona tanıklık etmek gerekir.
Belki bugün yapılabilecek en önemli şey, kültürü yeniden görünür kılmak değil; yeniden yaşanır kılmaktır. Çünkü kültür, emanet edildiği yerde değil; yaşatıldığı yerde varlığını sürdürür.
