Yeni metodoloji tartışmaları, diplomatik ikazlar ve demokratik tahammül
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın ortaya koyduğu “yeni metodoloji” sonrası, Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun düzenlediği basın toplantısı, çok önemli uyarı ve ikazlar içermekte idi. Ertuğruloğlu’nun sözleri, kişisel bir siyasi çekişmenin ötesinde; Kıbrıs Türk halkının onurunu, statüsünü ve devletin bekasını merkeze alan tarihi bir ikazdır. Söylenenler açıktır: “Bizi Rum’un kapısında yalvaran, aciz ve çaresiz toplum statüsüne indirgeyen politikalarda ısrar edilmesini asla kabul etmeyiz!”
Masa efsanesi ve statü gerçeği Son günlerde Cumhurbaşkanlığı makamından en sık duyduğumuz argüman şu: “Masadan asla kaçmayacağız.” Peki ama hangi masa? Karşınızda sizi “eşit, egemen bir devlet” olarak değil, kendi hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayan “isyankar bir azınlık” olarak gören bir Rum zihniyeti varken; o masada oturmanın Kıbrıs Türküne ne faydası vardır? Ertuğruloğlu’nun haklı olarak sorduğu gibi; “Kaçsan ne, kaçmasan ne? Ne kazanacağız?” Rum tarafı, uluslararası arenada haksız yere gasp ettiği “Kıbrıs Cumhuriyeti” zırhını giyerek bu durumun yarattığı konforla yoluna devam ederken, Kıbrıs Türküne uygulanan insanlık dışı ambargolar sürmektedir, o masada oturmak bir diplomatik başarı mıdır? Yoksa statü kaybının ta kendisi midir?
Siyasi eşitlik mi, egemen eşitlik mi? Kıbrıs meselesinde kavramlar, kelime oyunlarından ibaret değildir; doğrudan devletin varlığını veya yokluğunu ifade ederler. Ertuğruloğlu, çok kritik bir ayrımın altını çizmiştir: Siyasi eşitlik ile egemen eşitlik aynı şey değildir; tam tersidir. Rum tarafının (o da lütfederse) verebileceği “siyasi eşitlik”, tek bir devlet (Birleşik Kıbrıs) içinde azınlık haklarıyla yaşamaktır. Oysa Kıbrıs Türk halkının kırmızıçizgisi “Egemen Eşitlik”tir. Yani, yan yana yaşayan, uluslararası alanda eşit statüye sahip iki ayrı devletin varlığıdır. Ertuğruloğlu’nun; “Devletin Cumhurbaşkanı, o devletin sürdürülebilirliğini kabul etmiyor. Güneydeki komşularla tek devlet ve siyasi eşitlik diyor” şeklindeki tespiti, içimizi sızlatan ancak yüzleşmemiz gereken acı bir durumdur.
Ankara ile istişare iddiaları ve gerçekler Toplantının en çarpıcı bölümlerinden biri de, Cumhurbaşkanı Erhürman’ın “Türkiye ile istişare içindeyiz” söyleminin bizzat Dışişleri Bakanı tarafından yalanlanmasıydı. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Federasyon bitmiştir, tek çözüm iki devletliliktir” yönündeki kararlı duruşu ortadayken; KKTC Cumhurbaşkanlığının hala “federasyon ve tek devlet” kokan metodolojiler peşinde koşması, Ankara ile uyum değil, derin bir uyumsuzluk işaretidir. Ertuğruloğlu bunu; “Türkiye’den herhangi bir resmi makamın bu politikayla ilgili olumlu bir açıklaması var mı? Yok” diyerek çok net özetlemiştir. Kıbrıs davası, Anavatan Türkiye ile etle tırnak gibi yürütülmesi gereken “Ulusal bir dava”dır. Bu davayı, şahsi siyasi tercihlere veya popülist söylemlere kurban etmek, doğru bir yaklaşım değildir.
3D ve milli haysiyet sınavı Doğrudan uçuş, doğrudan ticaret ve doğrudan temas (3D) elbette hakkımızdır. Ancak Ertuğruloğlu’nun uyardığı gibi; bu hakları Rum’un icazetiyle, onların bize lütfedeceği “Kıbrıs Cumhuriyeti” şemsiyesi altında alacaksak, bunun adı özgürlük değil, teslimiyettir. Bu topraklarda ödenen bedeller, verilen şehitler, yıkılan yuvalar; günün birinde Rum’un merhametine ve icazetine muhtaç kalalım diye verilmemiştir. Milli onurumuz ve haysiyetimiz, AB’nin sahte alkışlarına değişilemez.
Sonuç: Çözüm zaten var! Birleşmiş Milletler 1964’te 186 sayılı siyasi kararı ile AB ise 2004’te Rumları tek taraflı üyeliğe alarak Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünü kilitlemiştir. Rum tarafı “Kıbrıs Cumhuriyeti” olduğu sürece masadan bir anlaşma çıkmayacaktır. Talat denemiştir, Akıncı tavizler vererek denemiştir; sonuç hep hüsran olmuştur. Bugün adada fiili (de facto) bir çözüm zaten vardır: İki Egemen Eşit Devlet. Sayın Tahsin Ertuğruloğlu’nun bu tarihi çıkışı, artık Rum’un icazetini bekleyen aciz bir toplum değil, kendi devletine sahip çıkan başı dik bir halk olduğumuzu tüm dünyaya gösterme vaktinin geldiğinin ilanıdır. Başmüzakerecinin ikazı: “Toplum değil, devlet” Nitekim Emekli Başmüzakereci Ergün Olgun da katıldığı bir televizyon programında, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın “Crans-Montana’ya kadar olan yaklaşımlar çöpe atılamaz” sözlerinin federasyonu işaret ettiğini belirterek çok kritik bir uyarıda bulunmuştur.
Olgun, Erhürman’ın yaklaşımının Türkiye’nin benimsediği iki egemen eşit devletin iş birliğine dayalı çözüm modeliyle örtüşmediğini vurgularken; “federasyon” başlığı altında yapılan her tartışmanın, Kıbrıs Türkü’nü yeniden “toplum” konumuna ittiğine dikkat çekmiştir. “‘Yakınlaşmalar çöpe atılamaz’ söyleminde amaç Güney Kıbrıs’ı ekspoze etmekse durum farklı bir noktaya çekilir” uyarısında bulunan Olgun, Kıbrıs sorununda asıl ihtiyacın siyasal eşitlikten egemen eşitliğe geçilmesi olduğunu vurgulamıştır. Crans-Montana sonrasında Kıbrıs Türk tarafının Türkiye destekli yeni bir yol haritası (iki egemen devlet) ortaya koyduğunu hatırlatan Olgun; bugün yürünmesi gereken çizginin federasyon olmadığını, federasyon temelinde yapılan her tartışmanın Kıbrıs Türk tarafının devletleşme iradesiyle çeliştiğini net bir dille ifade etmiştir. Toplumsal bir sentez adına bu fikirlere saygılı olmalı ve bunlar üzerinde soğukkanlılıkla düşünmeliyiz. Çünkü söz konusu olan bekamızdır. Tahammülsüzlüğün itirafı: Hakaret siyaseti Sayın Ertuğruloğlu’nun ve Sayın Olgun’un diplomatik ve tarihi gerekçelere dayandırdığı bu ağır uyarılarına karşılık; Cumhurbaşkanı Erhürman’ın sadece “ciddiye almıyorum” vurgusuyla yetinmesi ve meseleyi geçiştirmeye çalışması dikkat çekicidir. Ancak asıl vahim olan, çok sayıda kişinin özellikle sosyal medyada devreye girerek Ertuğruloğlu’na karşı etik dışı ifadelerle neredeyse bir “hakaret savaşı” başlatmasıdır. Ertuğruloğlu diplomatik nüans farklarını kendince eleştirirken gerekçelerini de ayrıntılı biçimde açıklamıştır. Bu gerekçeleri hep es geçerek sadece hakaret dili ile yüklenen “hakaret savaşı” açanlar neyin peşindedir? Düşünce ve ifade özgürlüğünü kin ve nefretle bastırmak mı istemektedirler? Farklı ve karşı düşüncelere saygılı olmak demokrasinin gereğidir. Fikirle değil, hakaretle saldırıya geçmek; bu uyarıları aslında ne kadar tedirgin bir ruh haliyle “ciddiye aldıklarının” göstergesinden başka nedir ki? Düşünceye hakaretle ambargo koymak ne demektir? Fikrin bittiği yerde hakaretin başlaması, haklılığın değil, siyaseten çaresizliğin tescilidir.
