Küresel ekonomi ve diplomasi kıskacında İran krizi: Savaş, müzakere ve Hürmüz çıkmazı
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı topyekûn askerî saldırıların, küresel ekonomilerde ve tedarik zincirlerinde bırakacağı sarsıcı etkilerin nereye varacağı uluslararası kamuoyunun en büyük merak ve endişe konusudur. Hatırlanacağı üzere, 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşta ABD ve İsrail, İran’ın birçok kentine ve stratejik noktasına sürpriz hava saldırıları düzenlemiş; bu sarsıcı operasyonlar neticesinde İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey yetkili hayatını kaybetmişti. Operasyonun hemen ardından ABD Başkanı Donald Trump ve Savunma (Savaş) Bakanı Pete Hegseth’in televizyon ekranlarından verdikleri mesajlar, krizin boyutunu gözler önüne sermiştir. Trump ve Hegseth, bu askerî müdahaleyi başlatmamış olsalardı dünyanın bir “nükleer afet” yaşayacağını iddia ederek, “Hatta ortada Washington diye bir yer bile kalmamış olacaktı” şeklinde oldukça radikal bir savunma yapmışlardır. Ancak ABD yönetiminin kendi içindeki karar alma süreçlerindeki çarpıklık, bizzat Başkan Trump’ın ifadeleriyle ifşa olmuştur. Geçtiğimiz günlerde Trump, kameralar önünde yanında oturan Savaş Bakanı Hegseth’e dönerek; “İran’a askerî müdahaleyi ilk sen istedin. ‘Müdahale edelim, çünkü onların nükleer silaha sahip olmasına izin veremeyiz’ dedin” şeklinde bir çıkış yapmış; Bakan Hegseth ise bu ağır siyasi sorumluluk yüklemesi karşısında sessiz kalmayı tercih etmiştir. 27 Mart eşiği: Taktiksel erteleme mi, diplomatik oyalama mı?
Sahadaki yıkımın yanı sıra, krizin enerji piyasalarını vuran boyutu da ciddiyetini korumaktadır. Trump’ın, İran’ın enerji santrallerini vurmak için tanıdığı 5 günlük ültimatom süresi 27 Mart 2026 (bugün) itibarıyla dolmaktadır. Şimdi küresel sistem şu sorunun cevabını aramaktadır: Trump, bu aşamada İran’ın enerji altyapısını vuracak mı, yoksa diplomatik bir anlaşmaya şans tanımak adına bu süreyi uzatacak mı? Süreç öylesine bir belirsizlik sarmalına girmiştir ki; bir an ABD ile İran arasında diplomatik bir uzlaşı zemini doğduğu umudu yeşermekte, hemen ardından bu umutlar yerini yeniden askerî tırmanışa bırakmaktadır. Geçmişteki acı tecrübeler hafızalardadır: Daha önce ABD ile İran iki kez müzakere masasına oturmuş, uluslararası kamuoyu “uzlaşı sağlandı” diye beklerken ABD ve İsrail ekseni İran’ı vurmuştur. Sonuç itibarıyla, diplomatik aklın değil, savaş tamtamları çalanların isteği sahada karşılık bulmuştur. Sızdırılan 15 maddelik Pakistan taslağı
Mevcut savaşın jeopolitik ağırlık merkezi şüphesiz Hürmüz Boğazı’na odaklanmış durumdadır. ABD yönetimi, kamuoyuna verdiği mesajlarda, İran’la masaya oturarak ya da gerekirse askerî bir harekât düzenleyerek Hürmüz Boğazı’nı ticarete açmayı hedeflediğini açıkça beyan etmektedir. Bu bağlamda, ABD ile İran arasında Pakistan’ın arabuluculuğunda yeni bir müzakere kanalının açılacağı ve çözüm planının İslamabad üzerinden Tahran’a iletildiği ileri sürülmektedir. İlerleyen günlerde Pakistan’da gerçekleşmesi beklenen bu kritik toplantı öncesinde, ABD’nin 15 maddelik bir anlaşma taslağı basına sızdırılmıştır. Söz konusu taslakta ABD’nin başlıca talepleri şunlardır: -Müzakereler için 1 aylık geçici ateşkes ilan edilmesi. -İran’ın nükleer kapasitesinin tamamen sonlandırılması. -İran’ın balistik füze programının menzil ve miktar açısından sınırlandırılması. -Tahran’ın bölgedeki “vekil/vesayet güçlerine” sağladığı desteği kesmesi. -Hürmüz Boğazı’nın küresel ticarete derhal açılması. -Ülke içinde uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması ve elde bulunan yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumun Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) devredilmesi. Taslak, bu tavizlerin karşılığında İran’a yönelik yaptırımların kaldırılmasını taahhüt etmektedir. Bu sızıntının hemen öncesinde ABD Başkanı Trump, “verimli görüşmeler yapıldığını” iddia ederek enerji altyapısına yönelik saldırıları beş gün ertelediğini duyurmuş; ancak Washington’dan gelen bu uzlaşı sinyallerine rağmen ne İran ne de İsrail cephesinde çatışmaların hız keseceğine dair bir yumuşama belirtisi görülmemiştir. Hatta İsrailli yetkililer, Trump’ın “görüşmeler sürüyor” iddialarına rest çekerek, İran’a yönelik operasyonlarına hız kesmeden devam edeceklerini ilan etmişlerdir. Tahran’ın resti ve beş şartı
Diplomatik satrançta ABD kendi şartlarını sızdırarak psikolojik üstünlük kurmaya çalışırken, İran cephesinden gelen son açıklamalar masanın fiilen devrildiğini göstermektedir. Üst düzey bir İranlı yetkilinin basına yansıyan beyanlarına göre Tahran yönetimi, ABD’nin 15 maddelik teklifini kesin bir dille reddetmiş ve savaşın sona ermesi için kendi “beş şartını” masaya koymuştur. İran’ın krizin çözümü için öne sürdüğü o beş kritik şart şunlardır: 1. Saldırı ve Suikastların Sonu: İran topraklarına ve yetkililerine yönelik tüm askerî saldırı ve suikastların derhal durdurulması. 2. Güvenlik Garantisi: Savaşın tekrar başlamayacağına ve askerî müdahale yapılmayacağına dair kesin uluslararası garanti verilmesi. 3. Savaş Tazminatı: Yaşanan yıkım ve kayıplar karşılığında İran’a tazminat ödenmesi. 4. Hürmüz’de Egemenlik Hakları: İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki tarihsel ve hukuki egemenliğinin kayıtsız şartsız tanınması. 5. Vekil Güçlere Koruma: İran ile birlikte çatışmalara katılan bölgedeki müttefik (vekil) gruplara yönelik askerî saldırıların durdurulması. İranlı yetkili, bu şartlar yerine getirilene kadar Tahran’ın meşru müdafaa kapsamında “kendini savunmaya” devam edeceğini vurgulayarak, çatışmaların ABD’nin dayatmalarıyla değil, ancak “İran’ın belirleyeceği zamanda” sona ereceğini ilan etmiştir. Gelinen noktada diplomasi masası; ABD’nin nükleer ve balistik kapasiteyi sıfırlama dayatması ile İran’ın egemenlik, tazminat ve Hürmüz’deki hâkimiyet şartları arasında kilitlenmiş durumdadır. Krizin küresel bir enerji buhranına dönüşüp dönüşmeyeceğini, bu diplomatik çıkmazda kimin geri adım atacağı veya atmayacağı belirleyecektir.
