Aptallığın dayanılmaz cazibesi üzerine...
Günlük hayatın akışı içinde çoğu zaman adını koymadığımız, fakat sohbetlerimizde, tartışmalarımızda, ekranlarda, çalışma çevremizde, iş görme süreçlerinde ve sokakta sık sık karşılaştığımız bazı zihinsel klişeler ve bunların yansıdığı tutum ve davranışlar var. Kimi zaman bir refleks, kimi zaman bir savunma, kimi zaman da “böyle gelmiş böyle gider” kabullenişi olarak karşımıza çıkan bu tutum ve davranışlar; aslında toplum olarak düşünme, olayları ve olguları algılama biçimimize dair çetin ve girift bir sorun alanının kuşatması altında bulunduğumuza işaret ediyor.
Bu kuşatmanın merkezinde ise çoğu zaman adını koymaktan kaçındığımız, fakat gündelik hayatımızın pek çok alanında etkisini hissettiren, insanlık tarihi kadar eski “aptallık” kavramı ve onun kişisel olduğu kadar toplumsal yansımaları yer alıyor.
Konumuz “aptallık” ve aptallığın ürettiği “akıl tutulması cenderesinde,” toplumca inşa ettiğimiz varoluş pratiği ve bu pratiğin içinde şekillenen “düşünce ve davranış diyalektiğimiz.”
Aptallık, yalnızca “zekâ eksikliğinden” ibaret değil. Bu kavramı, ağırlıklı olarak, “aklın kullanımının askıya alınması,”muhakemenin devre dışı bırakılması” ve “eleştirel düşünceden vazgeçilmesi” olarak ifade etmek mümkün. Bu çerçevede aptallık, bilişsel bir yoksunluktan ziyade “varoluşsal ve etik bir tavır sorunu” olarak karşımıza çıkıyor.
Burada “bireysel aptallık” ve “toplumsal/kollektif” aptallık şeklinde ikili bir ayırıma gitmemiz lazım.
Bireysel aptallık tolere edilebilir. Nihayet karşımızda tekil bir sorun kaynağı; yol açtığı denetlenebilir ve savuşturulabilir sonuçlar vardır. Hatta, bunlar çoğu defa hoş birer mizah kaynağıdır.
Ancak, aptallık bir virüs salgını gibi yayılırsa çok tehlikeli hale gelir. Topyekün etkileme kapasitesi, tahrip edici ve çürütücü gücü, tek tek kişilerin aptallıklarının toplamından çok daha büyüktür. Çünkü bireysel aptallık hataya yol açarken, “örgütlenmiş kollektif aptallık” hatayı norm hâline getirir; bu norm, zamanla sorgulanamaz bir gerçeklik gibi algılanmaya başlar.
Kollektif aptallık kurumsallaştığında, kendi müesses nizamını inşa eder. Etrafı su dolu hendeklerle çevrili müstahkem bir şato gibi eleştiriye kapanır. Farklı olanı ve dışarıdan gelen eleştiriyi, yapısını yıkmaya yönelik bir tehdit olarak algılar ve tepkisel bir savunma geliştirir.
Kitleler, yüksek zekâlı insanlardan rahatsızlık duyarlar. Çünkü zekâ, alışılmış düzeni sarsar, belirsizlik oluşturur ve sorumluluk yükler.
İnsanlar aptallaştıkça aptalca bir düzen, aptalca sistem kuralları ve aptalca ilişki ağları içinde bulunmayı güvenli kabul ederler. Aptalların dayanışması ve dışarıya karşı oluşturdukları savunma hattı, “delinemez bir zırh gibi” sert bir kabuktur. Çünkü zekâ, konfor alanını sarsar; oysa aptallık, alışılmış düzeni muhafaza ederek sahte bir istikrar hissi oluşturur.
Aptallığın yalın, dayanılmaz ve büyüleyici bir cazibesi vardır. Örgütlü ve sistemleşmiş aptallığa katılmak, peşin bir güvence sağladığı için, sunduğu imkanlara karşı direnmek oldukça güçtür.
Neden?
Çünkü........
