“Adalar vapurları durdursun, Heybeli’den yüzerek geçsinler”
Büyükada’daki Milano Restaurant’ta cermakcuru sohbete meze yapmak güzel de, benim Heybeliada hasretim depreşince kendimi Şehir Hatları vapurunda buluverdim. Ermeni hoşorlarının ve Yahudi koriçolarının çoğu Büyükada’da indiğinden, kafa şişirecek kimse kalmamıştı. Onlar yerlerini kendi gönüllerine ümük hanımlara ve çubuklu pijamalarla denize girenlere bırakmıştı. Sesleri çıkmasa da, kadınları farları yakmış, erkekleriyse tokurdakları yaymış. Tam bir hıyar erotizmi. Allah’tan iki iskele arasında üç kilometre bile yok, bu yüzden Şehir Hatları’nın Büyükada’dan kalkıp Heybeliada’ya yanaşması on dakikayı bulmuyor.
Bir zamanlar Heybeliada güzel Rum kadınlarıyla şöhretliymiş, kaynaklarda öyle yazıyor, ancak ben adanın eski dilberlerine kolayca Rum diyemiyorum, fotoğraflarına bakınca Kuyu ve Ambela mahallelerinin kadınlarında hemen bir Çingene güzelliğini yakalarsınız. Kaldı ki, kuşaktan kuşağa ve dilden dile nakledilen pasa parolalar da bunu doğruluyor. Asırlar önce Anadolu yakasının Çingeneleri Heybeliada’ya tehcir edilmiş, çirkin şansı diye işte ben buna derim. Aşağı köyden habersiz balık tutan Rum abazaları ateşli taze Çingene kızlarının tıpasını çıkarınca, adayı Kuyu’nun ve Ambela’nın eteği belindeki melezleri doldurmuş. Sakın ha, benim bu yazdığımı aklınıza uçurtma yapıp da, Şehir Hatları’nda göz banyosu yapmaya kalkışmayın. Onların çoktan şehr-i İstanbul’u bırakıp taşlı köye gittiklerini aklınızın bir kenârına yazın.
Vapur iskeleye yanaşırken, arkamda kırmızı çerçeveli gözlüklü ve mor fularlı bir adam karısına balon uçuruyor. İskele söylediğinin aksine 1867’deki değil, birâder senin fotoğraflardan aklında kalan direklerin üstünde denize uzanan ahşap iskeleydi, ‘27’de deniz yavaş yavaş doldurulmaya başlandığında o ahşap iskele yıktırıldı, yerine de bu kâgir iskele inşâ edilip ‘39’da hizmete girdi. Eski iskele civârı deniz doldurulana kadar gazinolarıyla şenlikliymiş, direkler üstünde Débarcadére Gazinosu, Yenidünya Gazinosu olarak da bilinen Anastakis’in Gazinosu ve Papakalos Gazinosu aklıma ilk gelenler. Deniz doldurulurken hepsi ortadan kaldırılmış. Débarcadére, iskelenin sağındaymış, sâhibiyse Aristidis, oradaki cermakcurun üstüne kahvenin ve çikolatalı markiz pastasının keyfini kim bilir kaç kuşak unutamadı. Anastakis’in Gazinosu ondan sonradır, sâhibi Sotiri Papayanos, ama Anastakis işletiyor. Aynı sırada Papakalos Gazinosu var, Lonca’nın ortasında, çınarın karşısında ve kilise iskelesinin yakınında. Orayı sonra Polidefkis Tranos almışsa da, hep Papakalos Gazinosu olarak akıllarda kalmış.
Geçenlerde ‘28 yılından bir Heybeliada fotoğrafına bakmıştım. Deniz rıhtım için doldurulmaya başlanmış, tahta iskelenin bir kısmıysa duruyor, ancak direkler üstündeki gazinoların hiçbiri yok, bir ‘26 fotoğrafında eski iskele ve Débarcadére göründüğüne göre, demek ki gazinolar tamamiyle ‘27’de yok edilmiş. İsterseniz vapurdan ‘32 yılının ilkbaharına inip Ahmed Rasim’in elini öpelim. Üstâdımız çok hasta, ‘32’yi çıkarmasının zor olduğu söyleniyor, Değirmen Sokak’ın yokuşunu tırmanıp, nefes nefese onun iki katlı kâgirine ulaşıyoruz. Kâgir, kutu kadar, topu topu doksan iki metre kare, günümüzdeki kapı numarasıysa 25/A olmalı, ben mirâsçılarının ‘46’da kâgiri sattığını biliyorum. Ahmed Rasim, cermakcur masasının âdâb-ı muâşeretini yazan adamdır ama son zamanlarında evinden demlenmeye çıkabildiğini pek sanmıyorum. Mekki Sait’in döktürdüğüne göre, kerîmesi Rasime’den doğma torunu Osman Nihat’tan “Yâr güldü, benim bahtım uyandı / Evim, gönlüm çiçeklerle donandı / Gören cennet sanıp şaştı, inandı / Evim, gönlüm çiçeklerle donandı” diye başlayan Uşşak şarkıyı dinleyip dinleyip ağlarmış.
Bir hastamız........
