Meşhur ilahimizi bir de padişahlar dinleseydi?
Bir ilahiyi beğenmemek yalnızca estetik bir tercih sayılmaz. Bazen bir esere duyulan mesafe, o eserin temsil ettiği zihniyete yöneltilmiş sessiz bir itirazdır aynı zamanda…
Son zamanlarda oldukça meşhur olan “Kabe’de Hacılar Hu der Allah” isimli ilahiye karşı hissettiğim uzaklık, sesin kendisinden çok taşıdığı anlamla ilgili. Çünkü melodi yalnızca kelimelerin yan yana gelmesiyle oluşmaz. Müziğin asıl değeri, dinleyenin iç dünyasında açtığı derinlikte, kurduğu incelikte ve uyandırdığı o aşkın hislerde saklıdır.
Sözlerinde dinî ifadeler bulunması da bir eseri ruhani kılmaz. Aksine, yalnızca sözlerin kutsallığına yaslanan bir form, insanı derinleştirmeyeceği gibi maneviyat duygusunu da beslemez. Çünkü ruhaniyetin neşet ettiği yer ses ile anlam arasındaki görünmez bağdır. Melodi, dinleyenin iç dünyasında bir titreşim oluşturduğunda, insanın kalbine dokunan bir alan açtığında, müzik gerçek anlamına ulaşır. Ancak kelimelerin tekrarından ibaret kalan bir yapı, maneviyatın inceliğini taşıyan bir eser olamaz, olsa olsa popüler ilgiyi üzerine çeken yüzeysel bir ses akışı olabilir.
Müzik listelerini alt üst etmesi de kalıcı olacağı anlamına gelmez. Kalıcılık, zamanın eleğinden geçebilen eserlerin özelliğidir. İlahiler zamana direnme gücünü, içsel derinliğinden, yüklendiği anlamdan alır. Bu ilahi ise hızın içinde parlayan ve aynı hızla sönme ihtimali taşıyan bir popüler kültür aparatı… Geleceğinin olmadığını söylememe gerek yok sanıyorum.
Bu noktada insanın zihninde istemsiz bir düşünce beliriyor. Bu ilahiyi, Osmanlı saraylarında besteler yapan padişahların huzurunda icra etsek nasıl bir manzara ortaya çıkardı? Öyle ya bestecisini (bestekâr diyemiyorum) arayarak tebrik eden devlet büyüklerimiz var.
Mesela musiki meclislerinde inceliği ve zarafeti........
