Alın teri kurumadan mı, tükendikten sonra mı?
Yer altından çıkan kömürün karası, bu memleketin emek hafızasının da rengidir aynı zamanda. Nice maden ocağı üretimin yanında gecikmiş maaşların, ödenmeyen tazminatların ve en sonunda hakkını aramaya mecbur bırakılmış insanların hikâyesini taşıdı.
Ankara’ya doğru yola düşen Doruk Madencilik işçileri haklarını istemek için kilometrelerce yürüdü, seslerini duyurabilmek için aç kaldı, ardından karşılarında ilk muhatap olarak bir polis hattı buldu. Talep edilen alın terinin, emeğin, kör karanlıklarda bin bir zorlukla vurulan kazmaların karşılığıydı. Başka ne olsundu?
Cumhuriyet’in başından bu yana emek ve iktidar arasındaki mesafe, kâğıt üzerinde tanımlanan haklar ile sahadaki karşılığı arasındaki uçurumda şekillendi. Grev hakkı anayasa metinlerine girdi, fakat uygulamada sıkı denetim altına alındı. Her yeni düzenleme işçinin elindeki imkânı daha da kısıtlayan bir çerçeve kurdu. Hukuk, emeğin sesini tanıdığını söylese de işler sahada bambaşka ilerledi. Yürüyüşe çıkan işçi durduruldu, slogan bastırıldı, açlık grevi kuşatıldı. Bu yüzden Türkiye’de grev her zaman dayanışmanın, sabrın ve sınırın zorlandığı bir süreç oldu. 1978’de çekilen “Maden” filminde kurulan sahne bu gerçeği o günün diliyle anlatıyordu. Yer altına inen işçiler yalnızca kömür çıkarmıyor, neye razı edilmeyeceklerini öğreniyordu. Aradan geçen onca zamana madencinin yazgısı değişmedi ancak hak arama gücü belirdi. Artık nerede yer üstüne çıkacaklarını biliyorlardı.
Aylarca ödenmeyen ücret, görmezden gelinen sözleşme ve ertelenen tazminat insanı yola çıkarır. Bu yol sabrın tükendiği, çarenin kalmadığı, yaşamanın zorlaştığı bir duvara dayanır. Açlık grevi tam burada başlar. Sesin hiçbir şekilde karşılık bulmadığı, sözün hükmünü........
