AHBAP tartışmaları bize doğru bir kapı açar mı?
Yıllar önce vakıflar ve yardım kuruluşları üzerine kaleme aldığım yazılarda, kamu kaynakları kullanılarak “vakıfçılık” yapılmasının ne dinî ne de seküler ahlak bakımından savunulabilir olduğunu ifade etmiştim. Bu görüşlerim o günlerde ciddi eleştiriler aldı; birçok kişi geçmişte de benzer uygulamaların bulunduğunu söyleyerek kamu kaynaklarının keyfî kullanımını meşrulaştırmaya çalıştı. Aradan geçen zamana rağmen kanaatim değişmedi.
Son günlerde AHBAP üzerinden yürüyen tartışmalar da aslında aynı temel soruya işaret ediyor. Bana göre mesele, AHBAP’ın devletin yerine geçip geçmediği değildir. Bir kişi ister AHBAP’a, ister Kızılay’a, ister başka bir yardım kuruluşuna bağış yapar; bu tamamen kişisel bir tercihtir. İnsanların bu tercihlerini belirleyen sayısız motivasyon olabilir. Asıl tartışılması gereken, eğer iddialar doğruysa, toplanan bağışların amacına uygun kullanılıp kullanılmadığıdır.
Bu tartışma bize daha önemli bir gerçeği de hatırlatıyor: Vakıfların ve yardım kuruluşlarının denetimi çok daha etkin, liyakatli ve şeffaf olmak zorundadır. Yıllardır denetlenen bir kurumda iddia edildiği gibi büyük meblağlar amacı dışında kullanılabiliyorsa, sorumluluk yalnızca ilgili kuruma değil, denetim mekanizmasına da aittir.
Burada temel bir ayrımı net biçimde yapmak gerekir.
Bir kişi kendi malını, kendi imkânlarını ve gönüllü bağışlarla oluşturduğu kaynakları dilediği sosyal kesime ulaştırabilir. Vakıf hukukunun ve hayır anlayışının doğal sonucu budur. Vakfeden kişi, kurduğu vakfın gelirlerinin yalnızca hemşehrilerine, öğrencilere ya da belirli bir topluluğa tahsis edilmesini şart koşabilir. Çünkü bu kaynak onun özel mülkiyetidir.
Ancak işin içine kamu kaynakları girdiğinde durum tamamen değişir. Kamu bütçesi hiçbir siyasi görüşün, cemaatin, vakfın veya ideolojik grubun tasarrufunda değildir; toplumun tamamına aittir. Bu nedenle kamu kaynakları kullanılarak ayrımcılık yapılamaz, keyfî tercihlerde........
