Umut veren çalı...
Onu aldığımızda el kadar bir şeydi. Fakat mini birer saltanat çadırına benzeyen koyu mor çiçekleriyle aklı baştan almıştı ilk bakışta. Peygamber gülü pembesinden mahçup sevgili çıkmazı sokağı moruna kadar açıktan koyuya dalgalanan geçişleriyle zaten bir afet-i cihan sayılırdı. En sevdiği köşeye, güneşin sabahla öpüştüğü yere konuldu ve orada hüküm sürmesi beklendi. Her canlı gibi onun da biricik derdi yerini yadırgamaktı. Bırakın yadırgamayı şunca yıldır yerini asla kaptırmadı. Yaz kış gönlünce salındı. Allanıp pullandı. Hayal gücüyle katı gerçeklik arasında gidip geldi. Sardunyaya özenmediği gibi gelin tacına yüz vermedi. Itırdan çekinir gibi yaptı ama ilk fırsatta bagetini eline alan orkestra şefi gibi sokağın ritmini o yönetti. Kala kala ona kulak verip dinlemek göz açıp izlemek kaldı. Yazdan sonbahara yetmedi kışın ağzına değin yol yürüdü. Saçı saçtı. Ferman yazıp kale kuşattı. Ta ki…
Böyle olurdu. Hayat beklenmedik olaylar kadar görüntüler, çözülüşler ve alıp başını gidişlerle doluydu. Evden balkona, balkondan sokağa, sokaktan semte, semten şehre ve yetmedi daha da öteye taşan umutsuzluk duygusu, dünyanın etrafında bir ölüm göbeği gibi yağlanıp büyürken onun da huyu değişti. Artık merhametten, bağlılıktan, düşten, gamzeli gülüşten, sevgi edasından, aşk düğümünden vazgeçip de meçhul maceraların vadisine sapan gaddar sevgililer misali onun da aklı mı karışmıştı? Ben çok yoruldum, aklım bulandı, beni biraz rahat bırakın sevdasına mı tutulmuştu? Eline........
