menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şurası senin burası benim…

18 2
24.01.2026

Bütün hikaye böyle başlıyor ve her seferinde başa sarıyor. Bütün dillerdeki işaret zamirleri meselenin özünü de ele veriyor aslında. İnsan dili yaratırken tabiatı ve onun içindekileri kendi düzenine sokuyor, öne geçip nesne, mekan ve canlılar üzerinde iktidar kuruyor. O, bu, şu, orası, burası, şurası, şahıstan bitkiye, hayvandan eşyaya, mekandan çevreye, uzaktan yakına gidip geliyor belirleme isteğiyle. Bunu korunmak için mi korkudan mı yoksa yaratılışındaki itkilerden mi yaptığı muamma. Çünkü bazen sebepler sebeplere karışırken birbirini çektiği kadar itiyor da. Antropolojik bir yaralanma olduğu kesin ve bir vesileyle hep güncellenip duruyor. Önce biri öne çıkıyor, sen, o, şu, bu, orası, burası diyor, hemen yanındaki baş sallayıp onay verdikten sonra, onlar, bunlar, şunlar diye devam ediyor. Elbette bu derece parodik değil hadise fakat insanın nasıl olup da o, şu, bu dediği bir sır. Bebeklere dikkat edin çevreden kendilerine doğru büyürler. Işığı ve sesi işaret ederler. Sonra da ben evresi başlar. Öyleyse o, şu, bu deyip durmakta doğal olmayan bir taraf var.

Dünyadaki okyanuslar ve denizler, dağlar ve göller, ırmaklar ve ovalar, çöller ve buzullar devasa büyüklüğe sahip. Bir okyanusun ortasında insan ağzının hacminin hiç bir önemi yok. Ama konuşmaya, söz söylemeye başlayınca iş değişiyor. Çöle ilk atılan adım da bir avuç kum kadar değer taşımaz. Ne koşa koşa ırmakların uzunluğunu ne tırmana tırmana dağların zirvesini geçebilir bir başına insan. En mini buzul çatlağı bile........

© Karar