İstanbul parçalanırken...
İstanbul’u düşünmek onun hakkında yazmak sadece bir şehri değil büsbütün bir toplumu gözetmek demektir. Bizim halâ ekonomik, kültürel ve sosyal ‘göremiz’ bu şehirdir. Dünyadaki temsil gücümüz olduğu gibi iyi kötü varlığımızın cepheleri varlığında belirginleşir. Geçmişte yaşadığı büyük deprem ve yangınların sinesinde açtığı geri dönülmez yaraları hatırda tutmakla beraber başına gelen son felaketlerin bir asırlık süreci var. Özellikle son yetmiş yıldır her bakımdan parçalanıyor Dersaadet, İstanbul, Konstantinapolis…Hangi ismi yakıştırırsak yakıştıralım hepsinin üstünde bir civanlık taşıdığı için de başına gelenlerle mücadele etmesini bildiğini teslim edelim. Ne var ki şimdiki manzara geri dönülemeyecek, yıkılıp yenilenemeyecek karaktere gittikçe bürünüyor. Tarihi yarımadadan tutun Trakya ve Kocaeli’ye uzanan batı-doğu ekseninde ‘kentsel dönüşüm’ dedikleri bir fecaatin pençesinde kıvranıyor. İstanbul bu kez ev üzerinden sonsuza dek yıkılıyor. Un ufak ediliyor.
1950 sonrasında hızlanan iç göç gecekondu ve apartman gibi iki çelişik kavramı yaratmakla kalmadı, konak, köşk, ev, malikane, fakirhane her neyse onu eritip maddi bir hacime kilitledi. Ne apartman ne de apartman dairesi tarihsel tecrübemize ve kültürel önceliklerimize uygun değildi. Şehir binalarla yükseltilirken yıkılmıştı aslında. Bir şehir ve yaşama idealine değil güncelin çıkmazına bağlanıyordu yapılar. Şimdilerde sözü eğip bükmeden doğrudan söylemek gerekirse ‘kentsel dönüşüm’ muhtemel depreme dayanamayacak binaların yeniden inşasının ötesine gidiyor. Mevcut yönelim yine bir İstanbul fikrine dayanmadığı gibi bir dizi hukuk, idare ve para çıkmazları taşıyor. Binasını kendi imkanlarıyla yenileme imkanı........
