İlk haber…
Çocuğun o vakitte medyacı olacağı belli mi olmuştu? Gerçi henüz medya kelimesi yoktu ortalıkta. Radyonun mucizelerle dolu bir mabed, televizyonun uzak ihtimal gazetelerin ise çarşaf çarşaf açılıp duvarlara, camlara yapıştırıldığı, her fotoğrafın her haberin özenle okunduğu hatırda tutulursa gazetecilik daha önde sayılırdı. ‘Gasteci’ de yoktu etrafta gerçi ya. Gazete bayiliği yapan kişi ise bir bilgelik, halk önderi muamelesi görürdü. İlkokul yıllarıydı ve çocuk merakının ateşiyle meşaleler yapıyor her köşenin ışımasını istiyordu. Öğretmen bir gün ödev verdi. Kelimelerin ve bazı kavramların ne anlama geldiğini anlatmıştı derste. Haberin ve habercinin ne olduğuna dair örnekler vermiş sonra da ‘haydi bakalım herkes yarın bir haber yazıp getirsin’ demişti. Çocuk heyecanlanmış hemen bir haber yazma sevdasına tutulmuştu.
Yine de ‘haber’ kelimesine karşı tuhaf bir mesafe ve yabancılık hissediyordu. Öyle kolay değildi ağızdan ağıza dolaşan bir kelimeyi yeni baştan ete kemiğe büründürmek. O dışardan gelen bir şeydi. Şimdi içerden, hayattan çıkarılmalıydı. Akşam sofrada annesine haber nedir, bir haber nasıl yazılır diye sordu. Annesi her zamanki muzip çene hareketiyle ‘kuşlara sor’ en iyi haber onlarda dedi, güldü. Bu arada babasının yüzü gerilmiş, sağ kaşının ucundan anlık bir duman çıkmıştı. Bu biraz da bana sorulmasın, beni bu işe karıştırmayın demekti. Dedesi, mektep görmemiş ümmi güveniyle söze karıştı, ‘haber çok anlama gelir, buna neden gerek duydun’ diye sordu. Çocuk da öğretmenden, ödevden söz etti. Bir kasabada haber sayılacak ne olabilirdi? Olan olduğu an o kahvehaneden bu berber dükkanına, o bakkaldan belediye binasına rüzgar olup........
