Hoş geldin çelebi ya da tekliğin ölümsüzlü
Sevâkıp-ı Menâkıp’ı ne zaman ele alsam minyatürler arasında özellikle bir ayrıntıya takılırım. Minyatür sanatı zaten bütünden bakarak değil ayrıntıdan yol alarak bir dünya sunar bize. Evreni insan kalbinden başlayarak açıklamak gibi bir yöntemi vardır, dolaylı olarak. Benim gönlümü çelen ayrıntı da böylesi bir ruha sahip olmalı. Hz. Mevlâna sema halindeyken bir kolunu yukarı kaldırmış, geniş çevreli yeni aşağı düşmüş, boynu kalbine doğru büküktür. Bu haliyle bana ıssızlıkta gövdesi kurumaya yüz tutmuş, ya da dalı budağı kesilmiş, sıcağın ayazın azabına uğramış lakin hayatta kalmış bir ağacı hatırlatır. Böylesi ağaçlara herkes rastlamıştır, balık pulları benzeri kavlayıp dökülmüş gövde kabukları, neşesini yitirmiş gözenekleriyle faniliğin eşiğine tam basacakken birden bir dal, bir şıvgın sürüvermiştir. Bu haliyle sadece ağacın hayatiyetine dair değil gelip geçenin, yorulup şaşıranın da ruhuna bir umut kıvılcımı olur. Zaten Mevlâna da zorbalar tarafından doğranıp budanmış, suyu toprağa toza bulanmış, umudu kadar gücünü yitirmiş Anadolu’da o ağaç misali baş uzatıp hayat temsili olmaz mı? Dermanı çekilmiş bir millete neşve getirmez mi? İşte bizim ‘çelebi’yi de ilk gördüğümde zihnimde oluşan resim buydu. Onda umutsuzluk içinde bir umut şakıması bulmuştum.
Çelebiyi, çelebi diyeceğiz artık ona, bana el kadar bir saksıda hediye getirdiklerinde oldukça çelimsizdi. Beni çok seven iki genç belki de bir yanı çivi ucu gibi kurumuş, gövdesinin........
