BUZ DÜNYASINDAN ÖLÜM TARLALARINA!
Osmanlı I. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalacağını, taraf olmayacağını dünyaya ilan etmişti. Oysa Almanya Osmanlı’nın savaşa girmesini istiyor, Rusya’ya açılacak yen bir cephe ile Rus kuvvetlerinin bölünmesini, kendi cephesindeki Rus ordusunun bir kısmının doğuya kaydırılarak zayıflamasını arzuluyordu.
Tarafsız Osmanlı, Almanlarla yaptığı “gizli bir anlaşmayla” Balkan ve Trablusgarp savaşlarında kaybedilen toprakların yeniden kazanılması hayaliyle Enver, Talat ve Cemal paşaların aklıyla, “meclise danışılmadan” savaşa sokuldu. Bahanesi, Akdeniz’de İtilaf donanmasının kovaladığı, Alman “Yavuz ve Midilli gemilerinin” Çanakkale’den girmesiyle, Osmanlı’nın gemileri satın aldığını açıklaması oluyor. Osmanlı bayrağı çekilen ve adları değiştirilen gemiler, Karadeniz’deki Rus gemilerini ve limanlarını topa tutuyor.
Balkan Savaşlarının tahribatını gideremeyen Osmanlı ordusunun yeni bir savaşa girecek ne hali, ne gücü, ne yeteneği vardı. Siyaset orduyu tüketmişti. Emir komuta kopukluğu, “mektepli-alaylı” subaylar arasındaki ayrımların “dinli-dinsiz” tartışmaları, ardına bakmadan kaçan bir orduyu, savaşmadan Selanik’i teslim eden bir kafayı yaratmıştı. / Hazırlıksız savaşa katılmak, işi doğrudan doğruya Allah’a bırakmak demekti.
Almanlar her türlü yardımı yapmayı taahhüt ediyorlardı. / Yardım Sarıkamış’a ne kadar bir zamanda ulaştırılabilirdi? Üçüncü Ordu savaşa hazır mıydı? Yiyecek, giyecek ve mühimmat yeterli miydi? Ordunun morali yerinde miydi?
Normalde yükünü almış bir gemi, uygun hava koşulları altında üç-dört gün gibi bir sürede İstanbul’dan Trabzon’a ulaşabiliyordu. Fırtına, dev dalgalar ve savaş koşulları göz önünde bulundurulursa geminin ulaşım süresi bir ayı buluyordu. Kimi gemilerin ömrü vefa etmiyor, İstanbul’dan aldığı yükleriyle birlikte batırılıyor, Trabzon’a gidemiyordu.
Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer........
