menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kültür sanat gazeteciliği yoğun bakımda: İktidar, sermaye, tık üçgeni

15 0
05.06.2026

1990’lı yıllarda Türkiye’nin 21 gazetesinin 13’ünde kültür sanat sayfası vardı, bu alanda 76 gazeteci çalışıyordu. Bugün 22 gazetenin yalnızca 6’sında kültür sanat sayfası var ve bu sayfaları taşıyan gazeteci sayısı 12. Siyasi iktidarın baskısı, büyük sermayenin bu alanı reklam ve tanıtım zeminine dönüştürmesi, dijitalleşmeyle birlikte patlayan tık haberciliği ve gazete yönetimlerinin vizyonsuzluğu hep birlikte bu tabloyu yarattı.

Tüm bu süreçte kültür sanat gazeteciliği yıllarca sessiz bir savaşın ortasında kaldı. Savaştan da ağır yaralar aldı. Gazetecilik eleştirel mesafesini yitirdi, sesini kıstı. Kültür sanat da hayatın merkezinden yavaş yavaş çekildi. Kaybeden yalnızca gazeteciler değil, okurlar, sanatçılar ve nihayetinde toplumun kendisi oldu.

Türk Dil Kurumu (TDK), yazar, eleştirmen ve şair Nurullah Ataç’ı ölüm yıldönümünde anmak için sosyal medyada bir paylaşım yaptı. Fakat, paylaşımda kullanılan fotoğraf Ataç’a ait değildi. Onun yerine İngiliz şair T.S. Eliot’ın fotoğrafı kullanılmıştı. Bunun sehven yapılan bir hata olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Kurum, üç yıldır aynı hatayı yapıyordu. Üstelik her yıl sosyal medyada uyarılmasına rağmen.

Türk dilini koruması gereken bir kurum, o dilin en önemli savunucularından birini yıllarca yabancı bir şairle karıştırıyordu. Ama Türkiye’de bu durumu fark eden ve haberleştiren kaç kültür sanat gazetecisi vardı? Olay ancak sosyal medyada gündem olduğunda gazetelerde ve internet sitelerinde haber oldu.

Kültür-sanat alanında hem kurumların hem de bu alandaki gazeteciliğin geldiği noktayı gösteren trajik bir örnek bu. Benzer bir hata 90’lı ya da 2000’li yılların başında yapılsaydı, bir kültür-sanat gazetecisi skandalı özel haber olarak yazardı. Kurum bir açıklama yapma zorunluluğu hisseder, bir daha böyle bir hata yapılmasının önüne geçilirdi. Çünkü o yıllarda Türkiye’de ulusal çaptaki gazetelerde çalışan kültür-sanat gazetecisi sayısı 70’in üzerindeydi. Bugün ise sadece 12. Bu sayıyı bir yere not edin, çünkü bu haber biraz da o 12 kişinin ve kültür-sanat gazeteciliğinin nereden nereye geldiğinin trajik hikâyesi.

90’LARDA SİVİLLEŞME İSTEĞİ KÜLTÜR-SANAT GAZETECİLİĞİNİ PARLATTI

Tarih 13 Ekim 1996. O gün yeni bir gazete, Radikal adıyla yayın hayatına başlıyor. Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz, arka sayfadaki köşesinde “Biz bu gazetede ne yapacağız?” sorusunu yanıtlarken gazete, üç sayfalık (Kültür, Sinema, Nerede Ne Var) kültür-sanat bölümüyle çıkıyordu okur karşısına.

Bugünden bakıldığında şaşırtıcı gelebilir. Ama o yıllarda pek de şaşırtıcı değil. 90’larda yayımlanan 21 gazetenin 13’ünün kültür-sanat sayfası vardı ve bu sayfaları hazırlamak için basında toplam 76 gazeteci istihdam ediliyordu. Milliyet’ten Cumhuriyet’e, Aydınlık’tan Özgür Gündem’e, Yeni Yüzyıl’dan Türkiye’ye birçok gazete ya bir ya da iki sayfasını kültür-sanata ayırıyordu. Ama 24 sayfalık Radikal, kültür sanat alanına üç sayfa ayırmıştı, üstelik bu alanı takip eden 10 gazeteci istihdam ederek. Basın dünyası için iddialı bir girişti.

O yıllarda kültür-sanat gazeteciliği yalnızca etkinlik duyurularından ibaret değildi. Muhabirler haber peşine düşüyor, kulis takip ediyor, kurumları denetliyor ve gerektiğinde eleştiriyordu. Bir müzenin sergi politikası da, bir festivalin bütçesi de, bir yayınevinin aldığı kararlar da haber değeri taşıyordu. Önemli bir basın toplantısına 40-50 gazeteci katılıyordu. Hepsinin farklı bir sorusu, farklı bir bakışı vardı. O sorular, o bakışlar ertesi gün bir olayın farklı derinliklerde ve perspektiflerde okura yansımasını sağlıyordu.

‘YÜZEYSEL BİR HABER GAZETEYE GİREMEZDİ’

Açıldığı günden kapanana kadar Radikal’in kültür-sanat servisinde çalışan Erkan Aktuğ, “Tiyatro, müzik, edebiyat, sinema, plastik sanatlar alanlarını takip eden ayrı ayrı muhabirler vardı. Muhabirler takip ettikleri alanlarla ilgili haberler önerir, her gün toplantı yapılır, belirli içerikler belirlenir ve onlarla ilgili hızlıca haber üretilirdi. Birçok gazetenin kültür-sanat sayfası olduğu için muhabirlerden fark yaratan bir bakışla haber üretmesi beklenirdi” diyor.

Ayşegül Sönmez: Kültür sanat gazeteciliğinin mesafelenmeye ve eleştirel tutuma ihtiyacı var. Çünkü o alanı geliştiren şey eleştiridir. Çok uzun süredir bir roman yazarıyla, bir film yönetmeniyle didişen bir röportaj görmedim.

Hâlen Hürriyet’te Kültür-Sanat Editörlüğü yapan İhsan Yılmaz ise dönemin yazı işlerinde Ahmet Oktay ve Orhan Duru gibi kültür-sanat alanında referans kabul edilen isimlerin görev yaptığını hatırlatıyor. Bu nedenle nitelik ölçütünün önemsendiğini, yüzeysel haberlerin gazeteye girmesinin kolay olmadığını söylüyor.

90’lardan itibaren kültür-sanat alanında yazılar yazan, haberler ve söyleşiler üreten Sanatatak’ın Genel Yayın Yönetmeni Ayşegül Sönmez, niteliği öncelemenin arkasında gazetelerin uzman gazeteci çalıştırma zorunluluğu olduğunu şöyle anlatıyor: “Gazetelerde bir değil, birkaç sinema yazarı vardı. Kendi içlerinde farklı ekollere aittiler. Edebiyat kulisini, kimin ne yazdığını takip edenler ayrıydı, romanları değerlendirenler ayrı. Mesela plastik sanatlar diye bir bölüm vardı. Muhabir yurt dışında sergiye gideceğim derdi; bütçe çıkardı.”

‘12 EYLÜL BASKISI NEDENİYLE TOPLUM KÜLTÜRE SARILDI’

90’lar, kültür-sanat gazeteciliğinin belirgin bir şekilde ortaya çıktığı ve bugünden bakıldığında en görkemli olduğu yıllar olarak görünüyor. Peki neden? Cevabın bir ayağı bizi 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ne götürüyor.

Askerî darbe yalnızca siyasi partileri ve sendikaları kapatmadı. Fikirleri ve farklı sesleri de susturdu, kimlikleri silmeye çalıştı. Lakin 10 yıl boyunca bastırılan her şey 90’larda yavaş yavaş su yüzüne çıktı. Devrimciler, Kürtler, Ermeniler, İslamcılar, milliyetçiler, liberal sol… Her kesim kendini yeniden tanımlama, yeniden anlatma ihtiyacı duydu. Kültür-sanat alanı da bunun kaldıracı oldu. Gazeteler bu misyonu üstlendi.

1998’de Evrensel gazetesinde kültür-sanat servisini kuran, Referans ve Radikal’de çalışan sinema yazarı Şenay Aydemir’e göre 80’li yıllar boyunca darbenin ağır koşullarında insanların kendilerini ifade etme biçimlerinden biri de kültür alanıydı ve bir birikim oluştu. Aydemir’e göre 80’lerin ortasında kentlerde yaşayan nüfus, kırsal kesimde yaşayanları geçmiş, Türkiye kentli bir ülke olmuş, kentlerde yaşayan insanlar da kültürel alana farklı şekillerde erişim talep etmeye başlamıştı.

‘KÜLTÜR ÖRGÜTLENME BİÇİMİYDİ, HAPİSHANEDEN MEKTUP ALIRDIK’

O yıllarda Özgür Gündem’de Kültür-Sanat Editörü olarak çalışan gazeteci Vecdi Erbaş da aynı fikirde. 12 Eylül’ün ezdiği her kesim için kültürün kendini ifade etme alanı olmanın ötesinde bir çeşit toplumsal örgütlenme biçimi olduğunu anlatıyor: “Sadece dışarıdakiler için değil, hapishanelerde yatanlar için de bu böyleydi. Mesela bize hapishanelerden mektuplar gelirdi; kitap eleştirileri, sayfaya ilişkin eleştiriler… Yani dinamik bir alandı. Küçük, büyük gazeteler de bunun için ekipler kurup bu alanı ciddiyetle takip ederdi.”

90’larda Aydınlık gazetesinde Kültür-Sanat Editörü olan sinema yazarı Tunca Arslan, o yıllarda kültür-sanatın toplumsal hayatın içinde olduğunu söylüyor. Kentlerde yaşayan insanların alandaki gelişmeleri kendilerince takip etme istekleri olduğunu hatırlatıyor: “Bir söyleşide insanlar oturacak yer bulamazdı, bir roman ya da film haftalarca ciddiyetle tartışılırdı. Bugüne göre çok daha sağlıklı bir tartışma ortamı vardı ve eleştirel kültüre daha saygılı bir........

© Journo