Tayfun
DENİZE karşı oturur bütün zamanını neredeyse burada geçirirdi. Yaşlanması sebebiyle evden çıkamadığı vakitler yine denize bakan küçük penceresinin önünden ayrıldığı nadir görülürdü.
Bu ise zaruretten kaynaklanırdı.
İşini bitirdiğinde bir film seyretmek üzere sinemada koltuğuna oturur gibi döner yerini alırdı.
Denizi içine döker gibiydi.
Kendini dışarıya döktüğü, başkalarına anlattığı ise görülmemişti.
Bir garip insandı işte.
Sürekli “Tayfun”, “Tayfunum” derdi ama bunun duyulmasını istemez içindeki fırtınanın uğultusunu kesmeye çalışırdı.
Aslında rüzgâr şiddetliydi.
Yağmur durmamacasına boşalmış her yeri istila etmişti.
Gün güne eklenmiş, sabahla akşamın vakitleri neredeyse iç içe geçmişti.
Ne zaman başladığını, ne kadar sürdüğünü ve nasıl bittiğini ne kendi biliyordu ne de başkası…
Belli olan bir şey vardı ki; fırtına dallarını kırmıştı…
Dahası teslimiyetin zirvesinde mekân tutmuştu.
Şunu merak ediyordum. Dışarıdaki fırtına gün gelmiş durmuştu ama içerideki fırtına sükûnete nasıl erişmişti?
SORMAK istesem bile kaygılarım........
