Şahımız Mansur Olacak
SOFİ meşrep bir aileye mensuptu. Babası sevilip sayılan ehl-i kalp bir insandı.
“Hayranlık mertebesinde” yaşardı.
Merak etmediği ve hayrete düşmediği neredeyse hiçbir şey yoktu.
Böyle durumlarda gayr-i ihtiyari “Hay Allah” veya “Sübhanallah” derdi. Bu durum onda doğal bir reflekse dönüşmüştü.
O, her şeye hayret ederdi ama artık bu tepkisine kimse hayret etmiyordu.
AİLEDE her akşam bir menkıbe dinlenirdi.
Dedelerden veya amcalardan biri anlatırdı. O dinlerdi. Binlerce defa işittiği bu hikâyeleri sanki ilk defa duyuyor gibi dinler ve her defasında hayret etmeye devam ederdi.
Gözlerinde iki damla yaş her vakit yanaklarından aşağıya süzülmeyi de ihmal etmezdi.
Heyecanı doruklara tırmandığında çevresindekiler ona “Şehinşah” da derlerdi.
Ancak bir insan bu kadar sevinebilir, mutlu olabilirdi.
Yaşanan bütün olumsuz şartlara ve övücü yaklaşımlara da yine ancak bu kadar “Müstağni” kalınabilirdi.
Bu, kendinden başka şeylere ihtiyaç duymayan, kimseden bir yarar, menfaat beklemeyen, gözü tok, gönlü gani olmak demekti.
Elindekilerle yetinen ve muhtaç olma hissi yaşamayan bu şahsiyetli tavır kralların kralı anlamına gelen “Şehinşah” kavramıyla karşılanıyordu. Şahların şahı demek istiyorlardı.
HALLACI pek sevip kendilerine yakın bulurlardı.
Sohbetler, menkıbeler her gece gelip........
