menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kanuni’den Erdoğan’a: Bağdat’la İlişkilerin Tarihî Hafızası

8 0
29.07.2026

Ortadoğu’yu anlamak isteyenler için bazen yüzlerce akademik kitap okumaktan daha öğretici şehirler vardır. Benim için o şehirlerin başında Lübnan gelir. Çünkü Lübnan, yalnızca küçük bir Akdeniz ülkesi değil; bütün Ortadoğu’nun küçültülmüş bir haritasıdır. Bu ülkede coğrafyamızın hemen bütün dinî, mezhebî ve etnik renklerini görmek mümkündür. Aynı zamanda Washington’dan Paris’e, Tahran’dan Riyad’a kadar bölge üzerinde söz sahibi olmak isteyen bütün güçlerin siyasî, ekonomik ve kültürel etkilerini de aynı anda gözlemleyebilirsiniz. Bu sebeple yıllardır Ortadoğu’da yaşanan her büyük kırılmayı anlamaya çalışırken yolum mutlaka Beyrut’a düşer. Entelektüel çevrelerle, dinî mercilerle, siyasetçilerle ve kanaat önderleriyle yaptığım uzun sohbetler, çoğu zaman resmî raporların ve diplomatik analizlerin söyleyemediği hakikatleri ortaya koymuştur.

Bu isimlerden biri de Lübnan’ın yetiştirdiği en önemli Şii düşünürlerden ve entelektüellerinden merhum Hani Fahs idi. Irak’ın dinî medreselerinde eğitim görmüş, İran’ı, Irak’ı ve Levant coğrafyasını yakından tanımış, Filistin davasının efsanevi lideri Yaser Arafat’ın yakın dostları arasında yer almıştı. Fakat onu farklı kılan yalnızca ilmî birikimi değildi. Aynı zamanda mezhepler üstü bir ufka sahipti. Şii kimliğini korurken ümmet perspektifinden vazgeçmeyen ender isimlerden biriydi. Türkiye’ye karşı beslediği samimi muhabbet de bu bakış açısının doğal bir sonucuydu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı dikkatle takip eder, Türkiye’nin yeniden bölgesel bir denge unsuru hâline gelişini büyük bir heyecanla anlatırdı.

Bir sohbetimiz sırasında bana uzun uzun şunları söylemişti: “Bazı anlaşmazlık sebepleri veya Türkiye Cumhuriyeti ile yakın ya da uzak bazı ülkeler arasında zaman zaman ortaya çıkan gerginlikler, Türkiye ile çevresi arasındaki ilişkilerin önemini ve derinliğini azaltamaz. Tarihî köklere sahip olan, bugünü şekillendiren ve geleceğe uzanan bu ilişkiler, Türkiye’ye yeniden diriliş ve medeniyet inşasına yönelik öncü bir rol yüklemektedir. Bu rol, sürekli yenilenebilir ve geliştirilebilir.”

Bu sözler, yalnızca Türkiye’ye duyulan romantik bir sempatiyi değil, tarih üzerine inşa edilmiş stratejik bir bakışı yansıtıyordu. Fahs’a göre Türkiye’nin büyüklüğü ona ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluk yüklüyordu. Ona göre büyük devlet olmak, daha fazla güç sahibi olmak değil; daha fazla yük taşımayı göze alabilmekti. Bu nedenle Türkiye’nin geleceğini değerlendirirken sürekli iki tarihî sütuna işaret ederdi. “Türkiye’nin bu bütünleştirici liderliği üstlenebilmesinin iki önemli tarihî dayanağı vardır” der ve eklerdi: “Birincisi Osmanlı tecrübesidir; ancak bu miras eleştirel biçimde değerlendirilmelidir. İkincisi ise Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan modernleşme sürecidir; bu da aynı şekilde eleştirilmelidir. Buradaki eleştiri, reddetmek anlamına değil, ayıklamak ve geliştirmek anlamına gelir.”

Onun zihnindeki Türkiye tasavvuru ne nostaljik bir Osmanlı özlemiydi ne de modern ulus-devlet sınırlarına hapsolmuş dar bir milliyetçilikti. Aksine tarih ile modernliği buluşturabilecek, medeniyet hafızasını çağdaş devlet tecrübesiyle yeniden yorumlayabilecek güçlü bir merkez arayışıydı. Bu yüzden sık sık şu uyarıyı yapardı: “Bugün birçok güç merkezi, İslam dünyasının farklı unsurları arasındaki ayrılıkları sürekli canlı tutarak yeni ayrışmalar üretmeye çalışmaktadır. Amaç, bu toplumları kalıcı bir çatışma ortamında tutmak ve böylece gerçek kalkınmalarını engellemektir. Türkiye’nin bu tarihî görevi üstlenmesinde açık ve güçlü bir çıkarı bulunmaktadır. Çünkü Türkiye’nin gerçek menfaati; kardeşlerinin, komşularının ve dostlarının menfaatlerinden........

© İstiklal