menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Orta Doğu Stratejik İttifakı (MESA)’ndan Ortadoğu NATO’suna: Güvenlik Projesi mi, Jeopolitik Dönüşüm mü?

22 0
22.06.2026

Ortadoğu, tarih boyunca hem medeniyetlerin beşiği hem de çatışmaların odağı oldu. MESA (Orta Doğu Stratejik İttifakı), bu çelişkinin tam ortasında, bir umut ışığı mı yoksa yeni bir ateş çemberi mi olacak?

Bir zamanlar, bölgenin kadim bilgeleri "Çölün ortasında bir ateş yakmak, geceyi aydınlatmaz; asıl mesele, o ateşin etrafında kimlerin toplanacağıdır" derlerdi. Bugün Ortadoğu'nun tam kalbinde, kadim İslâm coğrafyasının bağrında yeni bir ateş yakılmak isteniyor. Adına Orta Doğu Stratejik İttifakı (MESA) denilen, parlatılmış ambalajlarla sunulan ama özünde bir "Ortadoğu NATO'su" kurgusundan başka bir şey olmayan bu silsile, sınırların ötesinde bir yerlerde koca bir coğrafyanın kaderini yeniden düğümlüyor.

İslâm dünyası ise ne yazık ki modern zamanların en derin uyuşmasıyla, kendi geleceğinin sessizce tasfiye edilişini izliyor. Sokaklarda bitmeyen yapay gündemlerin telâşı, ekranlarda zihinleri uyuşturan dijital illüzyonlar akıp giderken; coğrafyamıza yeni, sinsi ve bu defa işbirlikçilerle tahkim edilmiş askerî bir pranga vuruluyor.

Bu girişim sadece teknik bir askerî antlaşma ya da masa başında yürütülen bürokratik bir diplomatik manevra değildir. Bu, İslâm coğrafyasının kendi öz savunma refleksini ve egemenlik haklarını küresel efendilere ciro etmesidir.

Vatanın, milletin, kurumsal ilerlemenin ve en nihayetinde Müslüman ailenin haysiyeti, bu küresel mühendisliğin çarkları arasında ezilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kelimelerin manasını yitirdiği bu çağda, tarihin ve vicdanın huzurunda sormak gerekiyor: Kendi evinin anahtarını hırsıza kendi eliyle teslim eden bir zihniyetle, milletin ve ümmetin istikbali ve mukaddesatı nasıl müdafaa edilecek?

Bölgede NATO benzeri bir askerî yapı kurma fikri, esasen sömürge sonrası dönemin başından beri bir hayal olarak sıcak tutulmuştur. 1950'de Arap Birliği'nin Ortak Savunma Paktı, 1955'te bölgeyi Batı ekseninde tutmayı hedefleyen Bağdat Paktı, 1957'de Nasır'ın bölgesel savunma arayışları ve ardından gelen başarısız Birleşik Arap Cumhuriyeti tecrübeleri…

Bu tarihî çabaların hepsi sözde bölgesel bir güvenlik mimarisi inşa etmeyi vaat ediyordu. Ancak bu yapıların tamamı iç çekişmeler, egemenlik endişeleri, kabile asabiyetleri ve en önemlisi dış müdahaleler sebebiyle tarihin tozlu raflarına gömüldü.

ABD yönetiminin 2017 Riyad Zirvesi'nde tohumlarını attığı MESA (Middle East Strategic Alliance) girişimi, bu tarihî arayışın en müşahhas ve kurumsal tasarımlarından biri olarak sunuldu.

Fakat projenin ilanından hemen sonra patlak veren 2017 Katar krizi gibi Körfez içi derin güven bunalımları, bu projenin de başlangıçta hızla akamete uğramasına sebep oldu. MESA'nın bu kesintili hikâyesi, aslında bölgenin yapısal parçalanmışlığının, yapay sınırların getirdiği kimlik krizlerinin ve devletler arasındaki kronik güvensizliğin acı bir yansımasıdır.

MESA’dan Ortadoğu NATO’suna uzanan hat; Washington ve Tel Aviv aksında üretilen, ardından bölgedeki bazı başkentlerin varoluşsal korkuları ve günübirlik ihtiraslarıyla beslenen bir mühendisliktir.

MESA ve benzeri “Ortadoğu NATO’su” girişimleri, yalnızca askerî ittifak projeleri değil; bölgesel güç dengelerini, güvenlik mimarisini ve Ortadoğu’nun geleceğini şekillendirmeye yönelik daha geniş jeopolitik arayışların bir parçasıdır.

İttifakın en belirgin ve kamuoyuna deklare edilen hedefi, İran'ın bölgesel nüfuz alanını dengelemek ve sınırlandırmaktır. Yeniden canlanan bu girişimlerin arkasında, Körfez ülkelerinin İran'ın balistik füze, kamikaze insansız hava araçları (İHA) kapasitesine ve bölgedeki vekil güçlerinin (Hizbullah, Husiler) askerî başarılarına yönelik duydukları derin güvenlik anksiyetesi yatmaktadır.

Ancak madalyonun arkasındaki çıplak gerçek çok daha derindir. ABD, küresel stratejik odağını Asya-Pasifik hattına ve Çin'i çevreleme politikasına kaydırırken, Ortadoğu'daki askerî ve finansal yükünü yerel taşeronlara devretmek istemektedir.

Bu noktada devreye sokulan İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords), bölgede daha önce hayal bile edilemeyecek şer eksenli bir askerî iş birliği zemini hazırladı. Bazı Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme adımları, CENTCOM (ABD Merkez Komutanlığı) şemsiyesi altında entegre hava ve füze savunma sistemlerinin kurulmasıyla pratik bir askerî entegrasyona dönüştü.

Dolayısıyla Ortadoğu NATO’su, bölgeyi korumaktan ziyade, İsrail’in siber ve askerî güvenliğini bölge halklarının bütçesi, kanı ve askerî gücüyle garanti altına alma stratejisidir.

Bu büyük jeopolitik kurguyu sadece askerî lojistik, radar koordinasyonu ve savunma sanayii bütçeleri üzerinden okumak, masadaki asıl teopolitik, sosyolojik ve psikolojik yıkımı gözden kaçırmaktır.

Hakikatin üstünlüğünü esas alarak, meseleyi çok boyutlu bir irfan süzgecinden geçirmek zorundayız.

İslâm’ın uluslararası hukuk ve siyaset felsefesinde ittifaklar; adâlet, zulme karşı duruş ve mazlumun hamiliği ilkeleri üzerine inşa........

© İstiklal