menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Müstemlekecilikten Öz Medeniyet İnşasına Gerçek Bağımsızlık Zihinde, Kalpte, Bilgide, Adâlette ve Üretimde Başlar

21 0
02.07.2026

Bugün insanlık, sömürgeciliğin tarihin tozlu sayfalarında kaldığını sandığı büyük bir illüzyon çağında nefes alıyor. Sokaklarımızda yabancı askerlerin postalları yok, gökyüzümüzde işgal uçakları uçmuyor, resmi binalarımızın gönderlerinde başka milletlerin bayrakları dalgalanmıyor. Peki, tüm bunlar gerçekten özgür olduğumuz anlamına mı geliyor?

Ne yazık ki bu acı soruya verilecek müsbet bir cevap, tarihin gördüğü en rafine, en kusursuz aldatmacaya ortak olmak demektir. Geçmişin et kırıcısı demir prangaları, bugün yerini parıltılı ekranlara, küresel finans algoritmalarına, kredi reyting notlarına, uluslararası tahkim tehditlerine ve zihinleri içeriden kuşatan ipekten zincirlere bırakmıştır.

Eski dünyada toprakları, nehirleri ve madenleri işgal eden klasik müstemlekecilik, bugün doğrudan insan bilincini, kültürel kodları, aile kurumunu ve bir milletin geleceğe dair kurabileceği yerli rüyaları istila etmektedir.

Tolum, küresel güç merkezlerinin imal ettiği hazır kavramlarla düşünen, onların dikte ettiği tüketim çılgınlığıyla beslenen ve onların çizdiği seküler başarı kriterleriyle evlatlarını büyüten küresel kitlelere dönüşmüş.

Bu sinsi işgale karşı gösterilen derin, kronik ve sistemik duyarsızlaşma ise felaketin en müşahhas belgesidir. Aileden mektebe, medyadan siyasete kadar her alanda ruhları felç eden bu müstemleke psikolojisiyle yüzleşmek, sadece entelektüel bir tartışma alanı değil; bir inancın, bir milletin ve bütün bir Türk-İslâm coğrafyasının varoluş mücadelesidir.

Kendi evinde mülteci, kendi zihninde müstemleke haline getirilmiş bir toplumun yeniden uyanışı, elbette nehirlerin tersine akıtılması kadar çetin; fakat insanlık onuru adına bir o kadar da mukaddestir.

Müstemlekecilik (Sömürgecilik), bir devletin başka milletleri ve toplulukları siyasî, askerî ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması, onların kaynaklarını kendi merkezine akıtmasıdır.

1492’de coğrafî keşifler maskesiyle başlayan ve 1945 sonrasına kadar uzanan bu kanlı süreçte, sömürgeci güçler sadece topraklara el koymamış, halkların inançlarını, dillerini, alfabelerini, kültürlerini, tarihlerini ve kaderlerini masa başında çizdikleri yapay sınırlarla yeniden yazmışlardır.

Küresel adâletsizliğin genetik haritasını çıkaran beş büyük sömürgeci gücün tarihî pratiği, bugünkü küresel sistemin de perde arkasını aydınlatmaktadır:

Görünmez ağların ve küresel finansın efendisi Büyük Britanya/İngiltere, 1920’li yılların şafağında yaklaşık 35,5 milyon kilometrekarelik bir alana ve 412 milyon insana hükmediyordu. Bu büyük rakam, o dönemki dünya nüfusunun #'üne ve toplam kara parçasının $'üne tekabül etmekteydi.

"Üzerinde güneş batmayan imparatorluk" haline gelen İngiltere, doğrudan askerî varlığın maliyetli olduğunu fark ettiği an, sömürgelerinde kendi zihniyetiyle düşünen yerel elitler üretme ve toplulukları birbirine kırdırma yöntemi olan "böl-yönet" stratejisini devreye soktu.

Bugün fizikî sömürgeleri bitmiş görünse de Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) çatısı altındaki 56 ülke ve küresel finansın kalbi sayılan, İngiltere’nin merkezî özerk bir şehri olan City of London üzerinden dünya ticaret akışını dolaylı olarak yönetmeye devam etmektedir.

Asimilasyon düzeni ve batı Afrika’nın prangası olan Fransa’nın Fransız müstemlekeciliği, İngiliz modelinin aksine gittiği coğrafyanın dilini, dinini ve kültürel hafızasını tamamen asimile etmek, yani yok etmek kastıyla hareket etmiştir.

Kuzey Afrika’da, özellikle Cezayir’de katledilen 1,5 milyon insan, bu sömürge modelinin ne denli kanlı bir hafızaya sahip olduğunun en açık ispatıdır.

Fransa, günümüzde bile Batı Afrika’daki 14 ülkenin millî para birimini (CFA Frangı) kontrol altında tutmakta, bu devletlerin millî rezervlerinin önemli bir kısmını kendi merkez bankasında saklamaktadır.

"Françafrique" olarak adlandırılan bu koridor, sömürgeciliğin post-modern dönemde nasıl canlı tutulduğunun çarpıcı bir misalidir.

Kıta sömürgeciliği ve hafıza kırımında Rusya’nın Rus sömürgeciliği, deniz aşırı topraklara açılmak yerine bitişik coğrafyalarda (Doğu Avrupa, Kafkasya, Sibirya ve Orta Asya) yayılan bir "kara sömürgeciliği" karakteri taşır.

Çarlık döneminde başlayıp Sovyetler Birliği ile tahkim edilen bu modelde, özellikle Türkistan coğrafyasındaki Türk halklarının alfabeleri sistematik olarak değiştirilmiş, tarihî bağları koparılmış ve nüfus mühendisliğiyle demografik yapılar altüst edilmiştir.

Doğu Bloku döneminde Moskova’nın gölgesinde birer uydu devlete dönüştürülen toplumlar, bağımsızlıklarını kazansalar bile bugün hâlâ bu hegemonik dil ve bürokrasi baskısının tortularını taşımaktadır.

Sömürgecilik yarışına diğer Avrupa devletlerine nispeten geç katılan İtalya, bu tarihî açığı kapatabilmek adına Trablusgarp (Libya), Eritre, Somali ve Etiyopya (Habeşistan)’da son derece saldırgan politikalar izlemiştir.

Savaş, mecburî sürgünler ve toplama kampları sebebiyle neredeyse 1 milyon insanın hayatını kaybettiği bu süreçte, Libya’da sivil halka karşı hardal gazı kullanılması insanlık tarihinin utanç sayfalarındandır.

Ömer Muhtar’ın liderliğindeki şanlı direniş ve mücadele, İtalyan müstemlekeciliğinin vahşî ve acımasız yüzünü tarihin hafızasına mühürlemiştir.

20. yüzyıldan itibaren klasik manada toprak işgaline dayalı bir sömürge imparatorluğu kurmayan ABD, uluslararası literatürde "gayriresmî imparatorluk" olarak tanımlanan yeni bir model geliştirmiştir.

Dünyanın dört bir yanına yayılmış yüzlerce askerî üs, Bretton Woods uluslararası para sistemiyle kurulan IMF ve Dünya Bankası gibi yapılar, ABD dolarının küresel rezerv para birimi olma imtiyazı ve SWIFT sistemi, tanklardan daha etkili olan yeni........

© İstiklal