menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Merhametin Biyolojisi, Sevginin Medeniyeti

16 0
26.06.2026

Metropollerin kalabalık caddelerinde, tıklım tıklım metro vagonlarında ya da şatafatlı alışveriş merkezlerinde göz göze gelmekten kaçınan, başını avucundaki o küçük, soğuk ekranlara gömmüş milyarlarca insan yürüyor.

Dijital ağlarla küresel ölçekte birbirine bağlanan insanlık, aynı evde birbirinin kalbine ulaşamayan ruhî mültecilere dönüşmüş. Sokakları esir alan o amansız tahammülsüzlük, trafikte bir hiç uğruna parlayan öfke cinnetleri, ailelerin sessizce dağılışı ve toplumsal dokuyu kemiren o derin, dipsiz mutsuzluk bir tesadüf müdür? Hayır.

İnsanlar sadece ahlâkî veya siyasî bir kriz yaşamıyor; biyolojik ve ruhî bir tasfiyenin, insanı insan yapan en temel kimyevî ve manevî cevherin kuraklığını yaşıyor.

Beyinlerin derinliklerinde, hipotalamusun o muazzam tezgahında dokunan ve hipofiz bezinden bir rahmet gibi süzülen oksitosin, yani o mukaddes "bağ kurma hormonu", modern dünyanın dopamin çılgınlığı tarafından hunharca yağmalanıyor.

Hücrelerde kuruyan bu şefkat iksiri, bugün meydanlarda, meclislerde, okullarda ve evlerde körleşen insaniyetin en çıplak, en acı faturasıdır.

Beyinlerin derinliklerinde, hipotalamusun sessiz odalarında bir molekül doğar. Adı oksitosindir. Hipofiz bezinin arka lobu onu kan dolaşımına salgılar ve birden dünyanın çehresi değişir.

Bir anne bebeğine sarıldığında, iki insan göz göze geldiğinde, bir dost diğerinin omuzuna elini koyduğunda bu görünmez iksir devreye girer.

Bilim dünyasında "bağlanma hormonu" olarak adlandırılan oksitosin, insanı insan yapan o en soylu duyguyu; yani sevgiyi, güveni ve ait olmayı biyolojik olarak mümkün kılan mucizenin adıdır.

Oksitosin, sadece şahsî ruh hallerini değil, doğrudan doğruya toplumsal ilişkilerin makro iklimini şekillendirir. Karşılıklı güven ve bağlılık hissini artırarak sosyal etkileşimleri kolaylaştırır, empati yeteneğini besler ve toplulukları bir arada tutan görünmez bir çimento vazifesi görür.

Peki ya bu molekül eksik olursa ne olur? Bir toplumun kalbinde oksitosin yerine sevgisizlik, öfke, güvensizlik ve yabancılaşma hüküm sürerse sonuçları nereye varır?

Çağdaş nörobilim ve psikoloji araştırmaları, bu sorunun cevabını dehşet verici verilerle insanların önüne koyuyor. Oksitosin eksikliği, sosyal iletişimde ağır felçlere, motivasyon kayıplarına, kronik ruhî dengesizliklere, kaygı bozukluklarına, derin depresyona ve her an patlamaya hazır bir huysuzluk haline yol açmaktadır.

Daha da çarpıcı olanı, bilimsel çalışmalar oksitosin seviyesi düşük kişilerde saldırganlık ve şiddet meylinin dramatik biçimde arttığını ortaya koymaktadır.

Bu hormon, biyolojik olarak "sakinleştirici" bir etkiye sahiptir. Yani sinir sistemindeki yangını söndüren fıtrî bir itfaiyecidir.

Demek ki bir toplumda cinnet, tahammülsüzlük ve kabalık tırmanıyorsa, bu durum sadece soyut bir sosyolojik bozulma değil, aynı zamanda kitlesel bir nörobiyolojik krizdir.

Sevgi, şefkat, aidiyet duygusu ve güven eksikliği, artık acilen müdahale edilmesi gereken bir "toplum sağlığı" sorunudur.

Modern hayatın insanları içine fırlattığı “bireyselleşme” trajedisi, resmî devlet istatistiklerinde de müşahhas ayak izlerini açıkça gösteriyor. TÜİK tarafından açıklanan veriler, toplumsal bağların nasıl büyük bir hızla çözüldüğünün en net vesikasıdır.

2024 yılı itibarıyla Türkiye'de tek kişilik hanehalkı oranı tam 'ye ulaşmış durumdadır. Sadece on yıl önce, yani 2014'te bu oran ,9 seviyesindeydi. Bugün ülkemizde yalnız yaşayan vatandaşların sayısı 5,3 milyonu aşmış.

Bu büyük rakam, milyonlarca insanın akşamları kapısını kilitlediğinde tek bir sıcak sese, tek bir şefkatli dokunuşa, sevgiye ve iltifata hasret şekilde uyuduğunu gösteriyor.

Aynı yılın verilerine göre, boşanan çiftlerin sayısı büyük bir kırılmayla 187.343'e yükselmiş. Bu, bir önceki yıla göre yaklaşık 14 bin yuvanın daha yıkılması manasına gelmektedir.

Üstelik bu boşanmaların 3,7 gibi sarsıcı bir oranı, evliliğin ilk 5 yılı içinde, yani bağların en çok kök salması gereken o kritik mukaddes zaman diliminde gerçekleşmektedir.

Bu soğuk rakamlar, bağ kurma hormonunun toplumsal düzlemdeki kıtlığından başka neyle açıklanabilir?

İnsanlar, aileler, birbirine sarılmayı, gözlerinin içine bakarak derin, sahici ve iltifatkâr sohbetler etmeyi bıraktıkça beyinlerindeki oksitosin fabrikaları kepenk kapatıyor. Hormon azaldıkça bağlar kopuyor; bağlar koptukça da ortaya daha hırçın, daha narsist ve daha büyük yalnızlık dalgaları çıkıyor.

Kurumlar, mahkemeler ve sosyal hizmetler bu yangını sadece seyrediyor ya da neticelerini raporlaştırıyor. Oysa kriz kökten, yani insanın biyolojik ve ruhî fıtratından besleniyor.

İslâm medeniyetinin kurucu felsefesine ve hukuk mantığına bakıldığında, her şeyin merkezinde Yaratıcı'nın en büyük iki sıfatı yer alıyor: Rahman ve Rahim.

Her iki sıfat da köken olarak rahmetten, merhametten, şefkatten ve anne rahmindeki o mutlak koruyuculuktan türemiştir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Yeryüzündekilere merhamet edin ki, Allah (c.c.) da size merhamet/rahmet etsin" buyururken, aslında cihanşümul bir şefkat ekosisteminin sınırlarını çizmiştir.

İşte oksitosin, tam bu noktada, o ilâhî rahmet ve merhametin insan bedenindeki biyokimyasal yansıması, fıtrata nakşedilmiş ilâhî bir nimet olarak ortaya çıkar.

Kur’ân-ı Kerîm, Rûm Suresi 21. ayette aile birliğinin ve insan ilişkilerinin özünü tanımlarken muazzam bir kavram çifti kullanıyor: "Aranıza sevgi ve merhamet (meveddeten ve rahmeh) yerleştirdi." Ayet-i Kerimede zikredilen bu meveddet ve rahmet, tam manasıyla makro-sosyal bir oksitosin ağının teolojik ifadesidir.

Bir anne bebeğini şefkatle emzirirken salgılanan yoğun oksitosin, anne ile bebek arasındaki o sarsılmaz........

© İstiklal