menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İslâm Mirası ve Mirasçıları, Çağımızda Sırat-ı Müstakîm İmtihanı

18 0
02.09.2026

Bir medeniyet, bazen topraklarını kaybetmeden önce ölçülerini kaybeder. Kitabı elindedir ama hükmü hayatında görünmez; Peygamberini sever fakat onun ahlâkını gündelik ilişkilerine taşıyamaz; ecdadını över fakat onların taşıdığı emanete benzemez.

İşte bugün Müslüman dünyanın önündeki en derin meselelerden biri budur: Biz Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin sadece mensupları mıyız, yoksa gerçekten mirasçıları mıyız?

Mirasçılık, kuru bir soy bağı değildir. Bir tabela, bir cemaat adı, bir mezhep sloganı veya siyasî bir unvan hiç değildir. Mirasçılık, emaneti taşımaktır.

Allah Teâlâ’ya iman ederken, kuluna zulmetmemek; Resûlullah’ı (s.a.v.) severken onun merhametinden uzaklaşmamak; Kur’ân okurken adâlet, doğruluk ve emaneti çiğnememek; Sünnet’e bağlılığını söylerken yalan, kibir, gıybet, haset ve kul hakkıyla kirlenmemektir.

İslâm’ın merkezinde Allah Teâlâ’ya iman vardır. Müslüman için hayatın nihai ölçüsü Allah’ın rızasıdır. Kur’ân-ı Kerîm vahyin kitabıdır; Hz. Muhammed (s.a.v.) ise onu tebliğ eden, açıklayan ve yaşayan son peygamberdir.

Bu sebeple Müslümanın zihninde Kur’ân ve Sünnet birbirinden kopuk iki ayrı dünya değildir. Kur’ân temel vahiy kaynağı; Sünnet ise Resûlullah’ın sözleri, fiilleri ve takrirleriyle vahyin hayata taşınmış örnekliğidir.

Burada korunması gereken temel ölçü şudur: İslâm’ın merkezi şahıslar değil, vahiydir. Âlimler büyüktür, fakihler büyüktür, mürşidler büyüktür, müceddidler büyüktür; devlet adamları tarihte büyük hizmetler görebilir. Fakat hiçbir beşer ilâhî ölçünün üzerinde değildir.

İnsanlar geçer, devletler değişir, hanedanlar yükselir ve yıkılır, ekoller doğar ve dönüşür; fakat Kur’ân ve sahih Sünnet’in hakikat ölçüsü kalır.

Hicr sûresinin 9. âyetinde Cenâb-ı Hak, zikri (âyetlerini, Kur’ân’ı) indirdiğini ve onu koruyacağını bildirir. Kur’ân’ın muhafazası, İslâm inancının temel kabullerindendir.

Tarihî bakımdan da vahiy, hem hâfıza (hâfızlık) geleneği hem yazılı aktarım yoluyla harf-i harfine korunmuş, Hz. Ebû Bekir devrinde mushaf hâlinde toplanmış ve Hz. Osman devrinde çoğaltılarak İslâm beldelerine gönderilmiştir. Fakat Kur’ân’ın korunmasıyla Müslümanın Kur’ân ahlâkını koruması aynı şey değildir.

Kur’ân-ı Kerim, korunmuştur; fakat insan, adâletten uzaklaşabilir. Sünnet bize ulaşmıştır; fakat Müslüman sünnetin merhametini unutabilir. Fıkıh büyük bir hukuk geleneği geliştirmiştir; fakat kişi menfaat uğruna hakkaniyetten sapabilir. Tasavvuf tezkiye-i nefsi ve ruhun maneviyatını öğretmiştir; fakat insan şekle tutunup ihlâsı kaybedebilir. Devlet, adâlet için kurulabilir; fakat emanet ehline verilmezse zulüm ortaya çıkabilir. Öyleyse asıl mesele, muhafaza edilen vahyi yaşayan ahlâka dönüştürmektir.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra sahâbe-i kirâm yalnız ilk Müslüman nesil olarak kalmadı; vahyin, Sünnet’in, ibadet hayatının, ahlâkın ve hukuk tecrübesinin ilk büyük taşıyıcıları oldular.

Ardından tâbiîn geldi. Muhaddisler hadisleri topladı ve tasnif etti. Müfessirler Kur’ân’ı anlamaya çalıştı ve tefsir etti. Fakihler hayatın değişen meselelerine hüküm üretti. Kelâm âlimleri itikadî sınırları sistemleştirdi. Sûfîler ise ihsan, zühd, nefis terbiyesi, kalp tasfiyesi, takva, maneviyat ve manevî terakkî üzerinde yoğunlaştı.

Ebû Hanîfe, Mâlik b. Enes, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel çevresinde büyük fıkıh mektepleri oluştu. Mâtürîdî ve Eş‘arî gelenekleri Sünnî kelâmın iki büyük sistematik damarını meydana getirdi. Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkadir Geylânî, Ahmed Yesevî, Bahâeddin Nakşibend, İmam-ı Rabbânî ve son asırlara değin daha nice isimler İslâm’ın ahlâk ve irfan dünyasında etkili oldu. Bu büyük zincirin ortak noktası, farklılıklarına rağmen Kur’ân ve Sünnet’e bağlılık şuurudur, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yoludur.

İslâm literatüründe âlimler için kullanılan “peygamberlerin mirasçıları, vârisleri” ifadesi de bu bakımdan son derece manalıdır. Peygamberlerin mirası taht değildir, servet değildir, soy imtiyazı değildir. Bu miras ilimdir, iman mesuliyetidir, istikamettir ve emanettir.

Her namazda Fâtiha sûresini okuyan Müslüman, Rabbinden “Bizi sırat-ı müstakîme ilet” diye dua eder. Bu dua, sadece “bana doğruyu öğret/beni doğru yola ilet” duası değildir; aynı zamanda doğruyu öğrendikten/doğru yola girdikten sonra ondan ayrılmama duasıdır.

Çünkü insan hakikati bilebilir fakat nefsine yenilebilir; adâleti tanıyabilir fakat makam karşısında susabilir; hukuku öğrenebilir fakat menfaatine dokunduğunda çiğneyebilir; dini anlatabilir fakat ahlâkını yaşayamayabilir. Bu sebeple sırat-ı müstakîm sadece zihnin doğruluğu değil; kalbin, dilin, elin, hükmün ve hayatın doğruluğudur.

“Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” ifadesini de tarihî ve ilmî çerçevesi içinde değerlendirmek gerekir. Bu kavram, Hz. Peygamber ile ashabın dinin temel konularındaki yolunu takip etme şuurunu ifade eden geniş bir ana yol, usül ve geleneğin adıdır.

Ehl-i Sünnet’e mensup olduğunu söylemek, önce Sünnet’in ahlâkına yaklaşmayı gerektirir. Hz. Peygamber’e bağlılık, merhameti; cemaat şuuru, ümmetin birliğini korumayı; hak yolunu savunmak ise sadece kendi taraftarına değil herkese adâletli olmayı gerektirir.

Bir insan, “Ehl-i Sünnet’im” deyip yalan söylüyor, kul hakkına giriyor, gıybet ediyor, iftira atıyor, haset ediyor ve haksızlık karşısında kendi grubundan, taraftarından yana kör tarafgirlik gösteriyorsa, mensubiyet ile hâl arasında büyük bir mesafe oluşmuş demektir. Çünkü hak yolun en güçlü delili, bazen söz değil, hâldir.

Kur’ân’ın insan tasavvuru, sadece “Müslüman” adını taşımaktan ibaret değildir. İman, Müslüman bir kimlik kartı değil, mesuliyettir. Sâlih amel, imanın hayata yansımasıdır. Sıdk, hakikati menfaate göre eğip bükmemektir. Emanet, insanın karakter imtihanıdır. Adâlet, gücün ahlâkıdır. Merhamet, toplumun ruhudur. Takvâ ise bütün bunların Allah karşısındaki iç denetimidir.

Bu sebeple “sâlih”, “sâdık” ve “ebrâr” gibi kavramlar sadece güzel sıfatlar değildir. Bu sıfatlar, Kur’ân’ın inşa ettiği insan tipleridir. Sâlih insan, bozmaz, ıslah eder. Sâdık insan, hakikati satmaz. Ebrâr, iyiliği alışkanlık hâline getiren insandır. Âmil Müslüman, öğrendiğini yaşamaya çalışan insandır. İman, burada bir aidiyetten şahsiyete dönüşür.

İslâm medeniyetinin büyük ilmî tecrübesi insanı tek boyutlu görmemiştir. Akîde ve kelâm, insanın neye ve nasıl inanacağını müzakere etmiştir. Fıkıh, insanın fiillerini hüküm ve hukuk ölçüsünde ele almıştır. Tasavvuf ise ihsanı, nefis terbiyesini ve kalbin hastalıklarını gündemine almıştır. Bunları, birbirinden ayırmak ve uzaklaştırmak, büyük mirasın bütünlüğünü bozar.

Fıkıh, vicdandan koparsa........

© İstiklal