menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İddia ile Hüküm Arasında: Masumiyet Karinesi ve Lekelenmeme Hakkının Sessiz Çığlığı; Hukuk Devletinin İmtihanı

19 0
24.09.2026

Bir toplumun adâlet anlayışı, en güçlü olduğu anda değil, en öfkeli olduğu anda nasıl davrandığıyla ölçülür. Çünkü öfke, insanın gözünü perdeler, güç ise elini sertleştirir; ikisi birleştiğinde en sağlam hukuk duvarları bile sarsılmaya başlar.

Bir insanı, henüz hâkim karşısına çıkıp son sözünü söylemeden, kesinleşmiş bir yargı kararı olmaksızın kamuoyunun darağacına asmak; sadece o kişinin onurunu değil, o ülkenin hukuk zırhını da deler.

Ne yazık ki günümüzde "şüphe", “zan”, “algı”, kitle iletişim araçlarının ve sosyal medyanın hevesli parmaklarında anında bir "mahkûmiyet" hükmüne dönüşmektedir.

Tutuklamayı bir infaz biçimi, kayyım atanmasını bir suçluluk tescili, gözaltıyı ise kesin bir suç belgesi sayan bu sığ ve dar anlayış, adâleti tesis etmek şöyle dursun, masumiyet karinesini ve insanın en temel haysiyet güvencesi olan lekelenmeme hakkını ayaklar altına almaktadır. Herkesin bilmesi gerekir ki gözaltı, mahkûmiyet değildir.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 38. maddesindeki “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” hükmü, sadece bir kanun maddesi değil; bir medeniyetin vicdanı ve hukuk devletinin namusudur.

Kavramsal ve tarihî açıdan bakıldığında masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı; sadece teknik birer hukuk terimi değil, insanlık medeniyetinin asırlar süren adâlet arayışıyla imzaladığı en mukaddes/kutsal mukaveledir.

Dinî ve İslâmî müktesebatımızda bu ilke, insan haysiyetinin ("ısmet-i ademiyye") esas oluşuyla karşılık bulur.

Kur'ân-ı Kerîm’in "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip de yaptığına pişman olmamak için onu iyice araştırın" (Hucurât, 6) emri, adlî müdahalenin ve toplumsal dilin tahkik üzerine inşa edilmesini emreder.

Duymak bilmek değildir. İddia delil değildir. Şüphe hüküm değildir. İsnat ispat değildir. Tutuklama, gözaltına alma mahkûmiyet değildir. Haber mahkeme kararı değildir.

Hucurât Sûresi’nin 12. âyetinde zannın bir kısmından sakınılması, su-i zandan kaçınılması, insanların gizliliklerinin araştırılmaması ve gıybet edilmemesi buyrulurken; Mâide Sûresi’nin 8. âyeti, adâlet ahlâkının zirvesini çizer: “Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adâletsiz davranmaya itmesin. Adâletli olun; bu, takvâya daha uygundur.”

Tanımadığımız birinin hakkı ihlâl edildiğinde de rahatsız olabilmek, adâlet ahlâkıdır.

Nisâ Sûresi’nin 135. âyeti ise adâleti kendimizin, anne-babamızın ve yakınlarımızın aleyhine bile olsa ayakta tutmamızı ister.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde insanların canı, malı ve namusunu dokunulmaz ilan etmesi; dinde zan ile hareket etmenin, insan haysiyetini lekelemenin haram kılınması, lekelenmeme hakkının ilâhî ve ahlâkî temelidir.

Adâlet; sevdiğimizin hakkını korumak kadar, sevmediğimizin de hakkını gözetebilmektir.

Bugün aileden eğitime, siyasetten medyaya kadar geniş bir yelpazede masumiyet karinesi farkındalığının zayıflaması, derin bir toplumsal duyarsızlaşmanın ve psikolojik aşınmanın işaretidir.

Ailede çocukları dinlemeden yargılama alışkanlığıyla başlayan, okulda "etiketleme" ile pekişen bu kültür; medyada "manşet yargıçlığına", siyasette ise rakipleri henüz soruşturma aşamasında suçlama ve itibarsızlaştırma aracına dönüşmektedir.

Kurumların en büyük ihmali, suçla mücadele etme arzusu ile hukukî usul ilkesini birbirinin alternatifi gibi görmeleridir.

Oysa suç örgütleriyle, kara parayla........

© İstiklal