MAHALLEYİ KAYBETTİĞİMİZ GÜN, YALNIZLAŞMAYA BAŞLADIK
Bir toplumun çözülüşü her zaman büyük savaşlarla ya da ekonomik krizlerle başlamaz.
Bazen bir çocuğun sokağa çıkmamasıyla başlar.
Bazen bir komşunun kapısını çalmaktan vazgeçmesiyle...
Bazen de aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanların birbirlerinin adını bilmemesiyle...
Ve en önemlisi, “biz” duygusunun sessizce “ben”e dönüşmesiyle...
Türkiye, son otuz yılda yalnızca şehirlerini büyütmedi; yaşam biçimini, aile yapısını, iletişim alışkanlıklarını ve birlikte yaşama kültürünü de köklü biçimde dönüştürdü. Beton yükselirken mahalle küçüldü. Teknoloji gelişirken insan ilişkileri derinleşmedi; çoğu zaman yüzeyselleşti. Dijital dünya genişledikçe ortak yaşam alanlarımız daraldı.
Bugün TÜİK verileri, tek kişilik hanelerin sürekli arttığını ve ortalama hane büyüklüğünün yıllar içinde belirgin biçimde azaldığını ortaya koyuyor. Bu tablo yalnızca demografik bir değişim değildir. Aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, komşuluk ilişkilerinin ve aidiyet duygusunun nasıl dönüştüğünü de göstermektedir.
Çünkü mahalle, yalnızca evlerin yan yana sıralandığı bir yer değildi.
Mahalle; güvenin, dayanışmanın ve aidiyetin adresiydi.
Çocukların sokakta büyüdüğü, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, “Komşum açken ben tok yatamam.” anlayışının gündelik hayatın doğal bir parçası olduğu sosyal bir yapıyı ifade ediyordu.
Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanlar, çoğu zaman birbirlerini ancak yangın alarmı çaldığında tanıyor.
Bu dönüşümü yalnızca mimariyle açıklamak eksik kalır.
Çünkü şehirleri değiştiren kadar, zihinleri dönüştüren de medya oldu.
Bir dönem televizyon ekranları bize yalnızca hikâye anlatmıyordu; toplumsal yaşamı da yansıtıyordu.
Bizimkiler, apartman hayatının tüm çatışmalarına rağmen birlikte yaşamayı........
