Ankara’nın İran Stratejisi
Ortadoğu’nun kadim rekabet sahnesi, yüzyıllardır Pers ve Türk imparatorluklarının gölgesinde şekillenmiş bir coğrafi zorunluluğu temsil etmektedir; Safevi-Osmanlı savaşlarından Soğuk Savaş’ın İran-Irak denklemine, oradan 1979 Devrimi sonrası gelişen stratejik gerilime kadar uzanan bu tarihsel miras, bugün 28 Şubat 2026’da patlak veren ABD-İsrail operasyonunun 11. gününde yeniden kanlı bir kırılma yaşamaktadır. Ayetullah Ali Hamaney’in tasfiyesiyle başlayan ve oğlu Mücteba Hamaney’in alelacele yeni rehber ilan edildiği bu sancılı süreçte, İran’ın füze kapasitesinin büyük ölçüde tahrip edildiği, Körfez enerji altyapılarının hedef alındığı ve Hizbullah cephesinin Lübnan’da kontrolsüzce alevlendiği bir genişleme dinamiği gözlemlenmektedir. Trump yönetiminin “koşulsuz teslimiyet” dayatması ve operasyonun dört hafta içinde nihayete ereceğine dair iddialı değerlendirmeleri, bölgenin etnik fay hatlarını da tetikleme riskini beraberinde getirmektedir. Özellikle İran içindeki Kürt unsurların (PJAK ve PKK iltisaklı yapılar) silahlandırılmasına yönelik sinyaller, Ankara için en üst düzeyde güvenlik alarmı anlamına gelmektedir.
Türkiye’nin bu fırtınanın merkezinde sergilediği duruş, tarihsel hafızasının ve jeopolitik mecburiyetlerinin rafine bir ürünü olarak tezahür etmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın taziye mesajıyla Tahran’la açık tuttuğu diplomatik kanal, NATO üyesi bir aktörün bölgedeki yegane dengeleyici rolünü pekiştirmektedir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, İran’ın bölgesel tırmandırma politikasını “inanılmaz derecede yanlış” olarak tanımlaması ise Ankara’nın ne Washington’un maksimalist hedeflerine ne de Tahran’ın intiharvari reflekslerine eklemlenmeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. İran’dan fırlatılan bir balistik füzenin Türkiye hava sahasına yönelmesi ve Doğu Akdeniz’de NATO unsurları tarafından bertaraf edilmesi, bu denge politikasının en somut sınavı olmuştur. Ankara’nın 5. madde yerine 4. madde istişarelerini masada tutması ve tepkisini kontrollü bir diplomatik hasar yönetimiyle sınırlaması, Devrim Muhafızları içindeki koordinasyon zafiyetine verilmiş bilinçli bir “kontrolü elinde tut” mesajıdır.
Bu stratejik duruşun en kritik ayağını ise son günlerde Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Dışişleri Bakanları Gayriresmi Toplantısı kapsamında yürütülen yoğun diplomasi trafiği oluşturmaktadır. Bakan Fidan’ın bu platformda gerçekleştirdiği temaslar, Ankara’nın yalnızca NATO ve Batı ittifakı üzerinden değil, aynı zamanda “Türk Dünyası” eksenli bir güvenlik ve enerji kuşağı üzerinden de pozisyon aldığını göstermektedir. İran’ın istikrarsızlaşması ve Hürmüz Boğazı’ndaki belirsizliklerin küresel enerji arzını tehdit etmesi karşısında, TDT bünyesinde güçlendirilen “Orta Koridor” ve Hazar geçişli enerji hatları, Türkiye için hayati birer alternatif haline gelmektedir. Bakü’den Aşkabat’a uzanan bu hat, Tahran’ın bölgesel kaosunun Türkiye’nin enerji güvenliğini rehin almasını engelleyecek bir stratejik bariyer niteliği taşımaktadır.
Savaşın uzama ihtimali ve etnik kartların masaya sürülmesi, Ankara’nın “stratejik özerklik” doktrininin güncellenmesini zorunlu kılmaktadır. ABD ve İsrail’in İran Kürtlerini harekete geçirme potansiyeli, Suriye’nin kuzeyindeki YPG tecrübesinin bir benzerinin doğu sınırlarımızda yeşermesi riskini taşımaktadır. Bu noktada Türkiye, hem Washington’a “Kürt kartının” geri dönülemez bedellerini hatırlatmakta hem de TDT üzerinden Orta Asya ve Kafkasya derinliğini tahkim ederek bölgesel bir izolasyonun önüne geçmektedir. Son tahlilde Türkiye, tarihsel rolünü modern bir tampon devlet mantığıyla harmanlayarak, askeri caydırıcılığını Türk Dünyası’nın diplomatik gücüyle birleştirmektedir. Bölgeyi yeniden şekillendirecek bu tarihsel kırılmada Ankara, dengeli ve kararlı duruşunu koruduğu müddetçe hem ulusal çıkarlarını muhafaza edecek hem de Ortadoğu’nun geleceğindeki oyun kurucu pozisyonunu perçinleyecektir.
