MATERYALİST FELSEFENİN BATILLIĞI AÇISINDAN ATEİZMİN REDDİ
(Zulmün Kıskacındaki Dünya İslam’ı Bekliyor – 11)
Serimiz çerçevesinde incelemekte olduğumuz “felsefi manada tanrı telakkileri” bölümünde, bu yazımızda ateizmin nasıl batıl ve yok hükmünde olduğunu, bu defa da materyalist felsefenin tutarsızlığı açısından ortaya koyacağız.
Daha önceki yazılarımızda 19. yüzyıl ateistlerinden Feuerbach’in ateizmi siyasi bir mahiyete dönüştürdüğünü ifade etmiştik. Bu yaklaşım Karl Marks’ı da etkilemiş, onun ateizm temelli felsefi yaklaşımı ideolojik ve siyasi bir muhtevaya dönüştürülmüş ve böylece küresel bir sistem kurulmak istenmiştir. Bu çerçevede Marks’la beraber kâinat, insan ve hayat olaylarını izah için, güya diyalektiğe dayalı bir dünya görüşü geliştirilmiş ve böylece toplumlara/ insanlığa hâkim olunmak istenmiştir.
Marks’ın materyalizm anlayışı iki bölümde değerlendirilir: Kâinat ve hayat olaylarını izahta kullanılan diyalektik maddecilik (materyalizm) ve bu diyalektik materyalist mantığın tarihî ve beşerî olaylara tatbik edilmesiyle ortaya çıkan tarihî maddecilik.
Şimdi bunları kısaca anlatmaya çalışalım:
I- Diyalektik Maddecilik
1- Diyalektik Maddeciliğin Tanımı
Diyalektik maddecilik, evrenin ve toplumun temelini madde olarak gören ve her şeyin kendi içindeki zıtlıklar ve çelişkiler yoluyla geliştiğini savunan felsefi görüştür. Evrenin maddesel olduğu, her şeyin birbiriyle bağlantılı bulunduğu ve değişimin içsel çelişkilerle gerçekleştiği kabulüne dayanır.
K. Marks ve Engels tarafından geliştirilen bu felsefe aslında Hegel diyalektiğinin maddeye tatbik edilmesidir.
Şöyle ki, Hegel diyalektiği akıl ve düşünce üzerine kurmuştu. Ona göre maddi dünya, düşüncenin bir yansımasıydı. Marks, onun bu diyalektiğini maddeye uyarlamıştır. Yani Hegel’e göre kâinatın aslı akıl ve düşünce; Marks’a göre de maddedir.
Esasen ne Hegel ne de Marks’ın bu kabul ve tasavvurları gerçekçi değildir. Kâinatın aslı ve ondaki hâkim güç ne akıldır, ne de maddenin kendisidir. Geçmiş yazılarımızda belirttiğimiz ve gelecek makalelerimizde de ortaya koyacağımız gibi bu güç, kâinatı yoktan var eden, sevk ve idare eden, nizam kuran ve o nizamı hatasız bir şekilde devam ettiren, mutlak ilim ve kudret sahibi Yaratan’ın gücüdür.
Görülüyor ki Hegel yanlış bir adım atmış, Marks da bu yanlış üzerine daha katmerli bir yanlışa düşmüştür. Zaten felsefe tarihi, yanlış kabullerin tekrarından başka bir şey değildir.
2- Diyalektik Materyalizmin Temel Özellikleri
Hegel diyalektiğini maddeye tatbik eden Marks, diyalektik materyalizmi üç ana özellik üzerine oturtarak izah etmeye çalışmıştır.
Bir: Maddeyi önceleyerek kâinatta asıl unsur kabul etmiş; akıl, şuur gibi varlıkları maddi doğanın bir ürünü varsaymıştır.
İki: Maddenin özünde zıtların olduğunu ve bu zıtların çatıştığını, bu çatışmanın âlemde hayata ve varlıklara sebebiyet verdiğini, değişimin ve gelişimin bu şekilde meydana geldiğini iddia etmiştir.
Üç: Nesnelerdeki yavaş ve birikimli niceliksel değişimlerin, belli bir noktada ani bir sıçramayla yeni bir niteliğe dönüştüğünü söylemiştir. Buna da nicelikten niteliğe geçiş denmiştir.
Şimdi bu iddialardaki temel yanlışlara kısaca işaret edelim.
a- Daha evvelki yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere kâinatta madde asıl unsur değildir; fail de değildir. Madde, belli kanunlara tâbi olan, fakat kendi başına şuuru ve iradesi olmayan bir nesnedir. Maddeyi fail kabul etmenin, ne akıl ne mantık ne ilimler açısından izahı mümkün değildir.
Belli ki Marks, kâinatta hâkim olan varlığı anlamak istemenin insanlarda fıtri bir temayül olduğunu bildiği için bunu es geçememiş ve bu hâkim varlığı “madde” olarak kabul etmiştir. Hâlbuki, âleme hâkim olmak, maddeyi de sevk ve idare etmek Yaratan’a mahsus bir vasıftır. Ateistler ise temel bir yanlış olarak Allah’ın vasıflarını maddeye vermek mecburiyetinde kalmaktadırlar.
Hiçbir normal akıl veya hiçbir ilmî veri, kâinatın failsiz, tesadüfen bir fiil icra edebileceğini kabul etmez. Bu, fıtrattan gelen, kâinat, hayat ve insan gerçekleriyle bütünleşen zaruri bir sonuçtur. İki çarpı iki dört ettiği gibi, ispatına kalkışılmasına gerek de yoktur.
b- Diyalektik maddeciliğin ikinci özelliği, maddede mevcut olan çelişki ve çatışmanın hayatın düzenine, değişim ve gelişmeye sebep olduğu iddiasıdır. Bu da tamamen asılsız ve mantıksız bir kabuldür.
Evet, âlemde zıtlar vardır. Ama bu zıtlar çatışmaz; birbirleriyle uyum halinde âlemin dengesini sağlar. Kaldı ki hiçbir çelişki ve çatışmadan makul ve müspet bir sonuç doğmaz. Çatışmadan dağınıklık, kargaşa, anarşi ve yıkım doğar. Bu da kâinat düzenine hizmet etmez; bilakis kâinattaki düzenin yıkılmasına sebep teşkil eder.
Zıtlardaki bütünlüğe birkaç örnek verelim:
Mesela maddenin en küçük yapısı olan atomu ele alalım.
Maddede iç çatışma değil, hareket ve denge vardır. Atomda proton ve nötron ihtiva eden çekirdek etrafında saniyede 36 bin km hızla dönen elektronlar mevcuttur. Göz bu hızı tespit edemediği için, madde bize duruyor gibi gözükse de, elektronların atom çekirdeği etrafındaki akıl almaz bu dönüşü, hızından bir şey kaybetmeden devam edip gider. Hâlbuki fizik kurallarına göre, bir merkez etrafında dönen bir cismin hızının zamanla azalması ve merkeze düşmesi gerekir. Bunu temin eden kuvvete merkezkaç kuvvet denir. Merkezkaç kuvvet sebebiyle hızı azalıp çekirdeğe düşmesi gereken elektronlar, bu fizik kuralına meydan okuyarak aynı hızla dönmeye devam ediyor. Bu nasıl oluyor? Hâlbuki yine fizik kurallarına göre, bu elektronların hızlarının devam edebilmesi için bir enerjiyle desteklenmesi gerekiyor. Fakat elektronların dönüşünün hangi sebeple devam ettiğine dair yeterli bir izah bulunmamaktadır. Bu olay, ilim lisanıyla, Marks’ın dediği gibi maddenin içinde çatışma olmadığını, çelişkili bir durumun da bulunmadığını, bilakis maddenin bu en küçük yapısına düzen, nizam ve intizamın hâkim olduğunu haber veriyor. Aynı adlı kuvvetler birbirini itiyor; farklı adlı kuvvetler birbirini çekiyor. Bu itme ve çekme kuvvetleri........
