İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık- Ahmet T. Kuru (I)
İslam dünyasında ve batıda son üç yüzyıldır en çok konuşulan konulardan biri galiba batının ilerlemiş, İslam ülkelerinin ise geri kalmış olmasıdır.
Batıl/ı oryantalistlerin kibirli kelimeleri ile gündeme getirdiği bu konu, 19. yüzyılda İslam dünyasında konuşulup tartışılmaya başlamış. Cemâleddin-i Afgani‘den Reşit Rıza’yı, Said Halim Paşa’dan Muhammet Abduh’a ve günümüze kadar dönemin İslamcı önderleri tarafından çok şey yazılıp çizilmiş.
Bu yılın ilk aylarında ayrıntı yayınlarından çıkan Ahmet T. Kuru’nun “İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık” isimli kitabı da bu eski tartışmaya dair kaleme alınmış.
Amerika’da yaşayan yazarın ana dili Türkçe olmasına rağmen kitabını İngilizce yazmış. Türkçeye Mehmet Akif Koç çevirmiş, güzel bir çeviri olmuş. Kitap on beş dile çevrilmiş ve farklı tartışmalara sebep olmuş. Bazı coğrafyalarda zındık ilan edilen yazarın kitabı; Malezya’da; ”Ehl-i sünnet anlayışa terstir” gerekçesiyle yasaklanmış.
Öncelikle kitabın geneli hakkında bir değerlendirmede bulunup arkasından muvafık ve muhalif olduğum konuları tartışmak istiyorum. Atasoy ağabeyimizin tabiriyle; okuduğumuz kitapları “eleştirel bir dikkatle okumak” gerekiyor.
İslam dünyasının geri kalmasına ilişkin yazarın kitap boyunca devamlı tekrarladığı iki temel iddia var.
Bunlardan birincisi; imam Gazali ile başlayan ulema devlet İttifakı/iş birliği, ikincisi ise İslam toplumunda sermaye sahibi burjuvazinin oluşmaması. Yazarın bu iddialarının tartışılması gerektiğini düşünüyoruz.
İslam tarihinin ilk dört yüz-beş yüz yılı için yaptığı tespitlere genel anlamda katılabiliriz.
İlk dönem saygın müçtehit imamlarımızın varlığı, bağımsız içtihatları ve gayrimeşru saltanat rejimlerinden uzak durmaları konusunda genelde herkes aynı düşüncededir ve bunlar yeni tespitler değil.
Ancak ulema devlet İttifakı ya da ulemanın devleti yönetmesi ilk dönemden itibaren zaten söz konusudur. Ulema ve devlet ilk dönemde zaten birbirinden ayrı değildi.
Hazreti peygamber, dört halife, Ömer b. Abdülaziz yönetimi tam bir ulema yönetimiydi ve âlimler devletin tam merkezindeydi. O dönemde ya âlimler devletin en tepesinde, ya da ulemanın görüşü alınmadan hiçbir uygulama yapılmamakta.
Ulema-devlet ittifakını aslında Emevi Saltanatı ile başlatmak lazımdır. Bu dönemde bağımsız ulema, devletten uzak durdu. İşbirlikçi ulema ise saltanat rejimlerinin emri altına girdi. Ancak bu dönemde büyük, bağımsız, müçtehit ulemanın varlığı ve ilmi otorite olarak baskın konumda olmaları; işbirlikçi ulemanın iktidarla ilişkilerini gölgede bırakmıştır.
Hazreti peygamber ve sahabe dönemindeki yönetimin; cumhuriyetçi, katılımcı, işlerin Şura ile görüldüğü, emanetlerin ehline verildiği bir yapıda olduğunu görüyoruz. Şeriat‘ın yani hukukun adil olarak uygulandığı, adil ekonomik dağılımın söz konusu olduğu, hukukun herkesi bağladığı, despotizmin reddedildiği, adil-fazıl bir yönetim vardı.
Yazarın bu konuda B. Lewis’in talebesi olan Michael Cook’tan yaptığı alıntı önemlidir. Alıntıda şunlar belirtiliyor; “Patrimonyalizme yani yönetimin kendi mülkü olarak görülmesine kesinlikle karşıydı, despotizmin kesinlikle reddedilmesi söz konusuydu ve hukukun üstünlüğüne en güçlü şekilde bağlılık söz konusudur.” Sh.125.
Aynı bölümün devamında din sosyoloğu Robert Bellah‘dan yaptığı alıntıda şöyle diyor: “Peygamberin ve ardından dört halifenin liderliğinde, Arapların, babadan oğula geçmeyen bir siyasi sistem kurmaya çalıştıklarını belirtir. Ancak bu ilerici girişim, hızla genişleyen devlette gerekli sosyal altyapıya sahip olmadığı için, başarısız oldu ve İslam öncesi sosyal organizasyon ilkelerine geri dönüldü.” Sh.125
“Müslümanların Emevi Monarşisine dair geleneksel şüpheleri; erken dönemdeki tecrübenin çöküşüyle nadide bir şeyin kayıp olduğunun başka bir göstergesi olarak ciddiye alınmalıdır.” Sh.125
Yazarın Robert Bellah’dan yaptığı bu alıntı aslında temel bir probleme dikkat çekiyor. Sahabe döneminden sonra katılımcı, cumhuriyetçi, şuraya dayanan, şeriatın-hukukun üstünlüğünü benimseyen, adil, despotizmin olmadığı bir siyasi sistem-organizasyon modeli ortaya konulamadı. Bu gerçekleşseydi ilk dönem bağımsız içtihadın da içinde olduğu düşünce zenginliği atmosferi devam edebilirdi.
Sonraki dönemde ulema “Ahkam-ı Sultaniye”yi veya Nasihat-ül Mülük” ü konuştukları kadar; onun yerine Şura‘nın nasıl icra edileceğini, despotizmin yanlışlığını, yönetimin kimsenin babasının mülkü olmadığını, umur-u müsliminin gözetilmesinin emanet olduğu vb. konuları maalesef tartışmamışlar.
Aslında usûl ve teşri tarihi ile ilgili eserlerde ilk dört yüzyıl “Mutekaddimun Dönemi” olarak tavsif edilir. Ondan sonraki dönem ise günümüze kadar “Müteahhirin Dönemi” olarak vasıflandırılır. Yani bu dönem artık mezheplerin teşekkül ettiği, taklit ve taassubun yerleştiği, bağımsız içtihadın bittiği, içtihat kapısının kıyamete kadar kapatıldığı dönem olarak kabul edilir. Müteahhirin döneminde en yaygın faaliyet, bağımsız içtihat ve eser verme değil ağırlıklı olarak şerh, haşiye, zeyil ve benzeri eski eserlerin yorumlanması olmuştur. Bağımsız içtihadın bu dönemde olmadığı genel kabul görse de Gazali ve İbn. Teymiyye ve benzeri âlimlerin müçtehit seviyesinde olduğunu kabul edenler de........
