Tespih ve Tank: NATO Fikrinin Oluşumu ve Seçkin Ağlarla İlişkisi
NATO nedir? Ne zaman ve hangi amaçlarla kurulmuştur?
Hem akademik literatürde hem de kamuoyunda kabul gören yaygın inanışa göre bu sorunun cevabı şöyledir: NATO (North Atlantic Treaty Organization/Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü); 4 Nisan 1949’da, Washington’da, 12 ülkenin imzasıyla, Sovyetlerin yayılmacı emellerini engellemek; barış, demokrasi ve özgürlükleri korumak amacıyla kurulan askeri bir savunma örgütüdür.
Kuşkusuz bu cevap NATO’nun “doğal koşulların bir sonucu” olduğunu ima eder ve ilk bakışta “olgusal bir gerçeklik” gibi görünür. Nitekim uzun yıllar boyunca da bu “gerçeklik” tartışma konusu edilmemiştir. Fakat verilen cevabı biraz daha geriye çekilip incelediğimizde gördüğümüz gerçeklik değişiyor. Özellikle NATO üzerinde son zamanlarda yapılan bazı araştırmalar resmi anlatının “çarpıtılmış bir gerçeklik” olduğunu gösteriyor.
Her şeyden önce resmi anlatıya bağlı kalan görüş “NATO Sovyet tehdidine karşı kurulduysa, Sovyetler dağıldıktan sonra neden varlığını devam ettirdi?” sorusuna tutarlı bir cevap vermekte zorlanıyor. Dahası bu perspektifin, NATO’nun Sovyetler dağıldıktan sonra bırakın varlığını sona erdirmeyi, üye sayısını neden iki katına çıkardığını; operasyon ve faaliyet alanına neden diğer kıtaları da dahil ettiğini ve soğuk savaş döneminde sıcak bir çatışmaya girmemişken neden Sovyetler dağıldıktan sonra Afganistan, Libya, Kosova gibi bölgelerde sıcak çatışmalara dahil olduğunu cevaplaması mümkün görünmüyor.
Bu yazıda NATO’nun ve NATO üyelerinin bize sunduğu “olgusal gerçekliğin” ötesine bakmaya çalışacak ve şu sorulara cevap arayacağız: NATO fikri ne zaman oluştu? NATO sadece askeri bir ittifak mıdır? NATO’nun ruhunu oluşturan “ideoloji” nedir? NATO sömürgeci amaçlarını gizlemek için hangi yöntemleri kullanmaktadır? NATO’nun kurulmasında ve devam etmesinde perde arkasında hangi seçkin ağlar vardır? NATO-Din ilişkisi nedir?
Kuşkusuz bu sorulara cevap vermek; NATO’nun 19. yüzyıla uzanan tarihsel ve kültürel kökenlerini anlamak, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da yapılacak zirvenin NATO’nun bu tarihsel yolculuğunda ne anlama geldiğini kavramayı da kolaylaştıracaktır.
Atlantikçilik Fikri: NATO Ne Zaman Kuruldu?
Churchill 5 Mart 1946’da ABD’nin Fulton kentinde “Demir Perde Konuşması” olarak isimlendirilen bir konuşma yaparak Batı ile Doğu arasında “ideolojik bir bölünme” oluştuğunu söyledi ve Batı dünyasını birlik olmaya çağırdı. Churchill’in konuşmasındaki “ideoloji” vurgusu önemliydi. Bu konuşma 4 Nisan 1949’da Washington’da imzalanacak NATO sözleşmesine giden yolun başlangıç noktası olarak gösterilse de “Atlantikçilik” fikri çok daha gerilere gidiyordu: “Sovyet Tehdidi” olarak kurgulanan gerekçe sadece bu fikrin hayata geçmesini kolaylaştırmış ve hızlandırmıştı.
Yapılan pek çok çalışma “Atlantikçilik” düşüncesinin temellerinin çok eskilere dayandığını ortaya koyar.[1] Onlara göre NATO 1949’da “aniden” ortaya çıkmamıştır. NATO, 16. yüzyılda Avrupa’nın genişlemesiyle (ABD’nin “keşfi”) birlikte ortaya çıkan “Atlantik medeniyeti” düşüncesine dayanır. Bu düşünce Atlantik’in her iki yakasındaki ülkelerin ortak bir mirasa, ortak bir medeniyete ve ortak bir “kimliğe” dayandığını savunur.[2] NATO Sözleşmesi’nin girişinde geçen “ortak miras” kavramı[3] soyut bir kavram değildir; Antik Yunan’ı, Roma hukukunu, Rönesans hümanizmini içeren bir “değer ortaklığını” yansıtır.[4]
Bu düşünce zamanla olgunlaşmış ve NATO’nun temelleri 19. yüzyılda atılmaya başlamıştır. Bu yaklaşıma göre NATO aynı değerleri paylaşan ülkelerin oluşturduğu “tarihsel bir kimliğin” kurumsallaşmış bir yansımasıdır.[5]
Örneğin Amiral Alfred Mahan İngilizce konuşan halkların birliğini savunmuş ve Atlantik’i Batı medeniyetinin bir “iç denizi” olarak tanımlamıştı. Amerika’nın ikinci başkanı John Adams’ın oğlu tarihçi Henry Adams da 19. Yüzyılın sonlarında “Büyük bir Atlantik güçleri topluluğu inşa etme” çağrısında bulunmuştur.[6] Massimo de Leonardis “Değerler ve Çıkarlar Arasındaki Atlantik İttifakının Tarihsel Kökleri” başlıklı kitap bölümünde NATO ittifakının temelinde ABD, İngiltere ve Kanada’dan oluşan bir “çekirdek grup” olduğunu; bu ittifakın Beyaz Anglo-Sakson Protestan (WASP) bir temele dayandığını söyler. de Leonardis, NATO’yu “ortak değerler ve çıkarlara dayalı siyasi bir ittifakın askeri kolu” olarak değerlendirir. Daha da önemlisi yazar, Atlantik İttifakı'nın sadece 1945 sonrası Sovyet tehdidine karşı verilmiş bir tepki olmadığını; kökleri 18. yüzyıla kadar uzanan kültürel, zihinsel ve jeopolitik bir sürekliliğin sonucu olduğunu savunur.[7]
Fakat günümüzdeki NATO’yu resmeden daha net bir tablo Walter Lippmann’ın 1917’de (ABD henüz 1. Dünya Savaşı’na girmeden önce) New Republic dergisinde yazdığı “Defense of the Atlantic World” (Atlantik Dünyasını Savunmak) başlıklı yazısıydı. Lippmann bu yazıda ABD’nin güvenliğinin ve parçası olduğu medeniyetin, Atlantik Okyanusu'nun her iki yakasını birbirine bağlayan stratejik ve kültürel bağların savunulmasına bağlı olduğunu öne sürdü ve ilk kez “Atlantik Topluluğu” (Atlantic Community) kavramından söz etti. Ona göre Atlantik’e kıyısı olan ABD, İngiltere ve Fransa “Atlantik Topluluğu”nu oluşturan aynı medeniyetin parçalarıydı. Lippmann daha sonra Atlantik Topluluğu’nu kapsayan alanı daha da genişletmiştir.
Semantik Oyunlar: Bir Maske Olarak “Ortak Miras” Söylemi
Lawrance Kaplan “Atlantik” kelimesinin, ABD’deki “izolasyonist” geleneğin direncini aşmak için başvurulan “semantik bir oyun” olduğunu vurgular. Ona göre eğer bu anlaşmaya “Avrupa İttifakı” gibi bir isim verilseydi, George Washington’un “yabancı bağlardan kaçınma” vasiyeti sebebiyle anlaşmaya Kongre ve Senato’da büyük bir direnç ortaya çıkacaktı. “Atlantik” kelimesi ise Okyanus’un her iki yakasını birleştiren “ortak bir güvenlik sistemi” algısını yerleştirmeyi amaçlıyordu. Fakat semantik oyunlar bununla sınırlı değildi.
NATO sözleşmesinin başlangıcında geçen “demokrasi, bireysel özgürlükler ve hukuk” kavramlarına göndermede bulunan “ortak miras” vurgusu NATO’ya “insani bir imaj” veriyor ve ABD imparatorluğunu “insani değerlere sadık bir aile” maskesinin ardına gizliyordu.
Marco Mariano ve Robert Steel Atlantik Topluluğu”nun doğal bir gerçeklik değil, bilinçli bir şekilde inşa edilmiş siyasi ve kültürel bir kurgu olduğunu söyler. Giles Scott-Smith[8], Kathleen Burk[9], Geir Lundestad[10], Lawrence Kaplan[11] gibi pek çok NATO tarihçisi ve uzman “Atlantik” kelimesinin ve NATO sözleşmesinde geçen kavramların ABD imparatorluğunu gizleyen bir maske olduğunu belirtir.[12]
Nitekim bunun açık örneklerinden biri Salazar diktatörlüğüyle yönetilen Portekiz’in NATO’nun kurucu üyelerinden biri olmasıdır. NATO’nun “demokrasi, insan hakları, barış, özgürlük” maskesini düşüren bu tutum dönemin Atlantikçileri tarafından absürt gerekçelerle savunulmuştu. Örneğin Senatör Tom Connally, Portekiz'in üyeliğini “Vasco da Gama'ya biraz borcumuz yok mu?” diyerek sempatize etmişti. ABD Dışişleri Bakanlığı bürokratı ve NATO Sözleşmesi’nin taslağının hazırlanmasında görevli olan Theodore Achilles ise “Halk bu yönetim için özgürce oy kullandı” diyerek Portekiz’deki rejimi meşrulaştırmaya çalışmıştı. Halbuki 1933’den 1974’e kadar devam eden Salazar diktatörlüğünde siyasal partiler yasaklanmıştı. Seçimler bir tiyatrodan başka bir şey değildi. 200 bin kişilik muhbir ağından oluşan gizli polis, 10 binlerce kişiyi tutuklamış ve mahkumlar işkence görmüştü.
Atlantik kavramı siyasi, kültürel ve ekonomik boyutları olan; çekirdeğinde ABD ve İngiltere’nin olduğu bir “değerler sistemini” temsil ediyordu. NATO’yu “ahlaki bir kalkan” olarak gösteren bu değerler sistemi sömürüyü küresel ölçekte kalıcılaştırmak isteyen “yönetici bir zümre”yi de gizliyordu.
Van der Pijl “Atlantik Yönetici Sınıfının Oluşumu” başlıklı kitabında NATO’nun sadece askeri bir teşkilat olmadığına dikkat çeker. Ona göre NATO, sermayenin küreselleşmesi sürecinde “uluslararası liberal-kapitalist” bir sınıfın küresel egemenliğini inşa eden bir araçtı:
Pijl, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra “Atlantik para döngüsü” ismini verdiği döngünün merkezinin Londra’dan New York’a kaydığını; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Amerikan çok uluslu şirketlerinin ve bankalarının yönlendirdiği “uluslararası finans kapital” halini aldığını belirtir. NATO, hem liberal-kapitalist değerlerin yaygınlaşmasını hem de Pijl’in “Atlantik para döngüsü” olarak isimlendirdiği uluslararası sermayenin küresel ölçekte akışının güvenliğini sağlamak için kurulmuştu.
NATIS, NSC-68 ve 3 Bilge Adam Raporu: Kalpleri ve Zihinleri........
