Afrika’da Bir İhtiyar
Bambu ağacından usul usul dökülen yaprakları seyrederken kendi eksilen yıllarını düşündü Muhammed. Dudaklarında beliren mahzun tebessümle derin bir ah çekti. Bu ah, yalnızca ona ait değildi; sanki Afrika’nın dört bir yanında ömrünü alın teriyle tüketmiş milyonlarca ihtiyarın ortak iç çekişiydi.
Bir zamanlar adımlarıyla aşındırdığı çöller, patikalar ve toprak yollar şimdi gözünde uzadıkça uzuyordu.
Mevsimine göre bazen başında, bazen ellerinde taşıdığı yükleri düşündü; su bidonlarını, yer fıstıklarını, sebzeleri, meyveleri…
Kendi kendine gülümsedi.
“Demek ben yıllarca dünyayı taşımışım.”
Her gün kilometrelerce yolu yalınayak yürüyen bedeninden şimdi eser kalmamıştı. Birkaç adım atmak bile nefesini tüketiyordu.
Çocuklarından ikisini toprağa vermişti. İkisi aynı köyde yuva kurmuş, üçü çevre köylere gitmişti. Bir oğlu ise Dakar’da yaşıyordu. Adı Muaz’dı.
Muaz, Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte çalışıyor, bir camide gönüllü olarak hizmet ediyordu. Ortaokuldan sonra Türkiye’deki Uluslararası İmam Hatip Lisesi’nde burslu okumuş, ardından üniversite eğitimini de yine bursla tamamlamıştı.
Her yaz köye döndüğünde babası onda biraz daha büyüyen bir dünya görüyordu. Muaz sadece eğitim almamıştı; ufku genişlemiş, gönlü zenginleşmişti. Anlattığı her şehir, her insan ve her hatıra, ihtiyar babanın dünyasına yeni bir pencere açıyordu.
Türkiye’yi anlatmaya ise hiç doyamıyordu.
Türk çocuklarının ilk zamanlarda ten renginden dolayı kendisine dokunmaya çekindiklerini söylediğinde ev kahkahalarla dolmuştu. Bilâl-i Habeşî’nin çilesini anlatınca aynı gözlerden bu defa yaşlar süzülmüştü.
Ramazan boyunca her cuma farklı bir aileye iftara davet edildiklerini, çeşit çeşit yemekler ikram edildiğini anlatırken yaşlı adam sessizce dinledi. Adını ilk kez duyduğu yemeklerin çoğunu bilmiyordu. Yine de yüzünde ince bir tebessüm belirdi.
“Afiyet olsun oğlum.”
Muaz, namazlardan sonra insanların bazen musafaha etmek, bazen de sadece sarılmak için yanına geldiklerini söyleyince Muhammed merakla........
