menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Uruk’tan bugüne ‘Bereketli Hilal’in jeopolitiği

34 0
13.03.2026

İnsanlık tarihinin ilk şehirlerinden biri olan Uruk’tan bu yana, Bereketli Hilal yalnızca tarımın, yazının ve devlet fikrinin doğduğu bir coğrafya olmamıştır; aynı zamanda kesintisiz bir jeopolitik hesaplaşmanın sahnesine dönüşmüştür. Fırat ve Dicle havzalarından Levant kıyılarına, oradan Nil deltasına ve Doğu Akdeniz’e uzanan bu yay biçimli kuşak, hem üretim gücü hem de stratejik geçiş yolları nedeniyle tarih boyunca imparatorlukların iştahını kabartmıştır. Antik Mezopotamya şehir devletlerinden Roma-Pers rekabetine, Osmanlı-Safevi hattından modern sömürge paylaşımına kadar uzanan çatışmalar dizisi, Verimli Hilal’in jeoekonomik ve jeostratejik değerinden bağımsız düşünülememiştir. Çünkü bu coğrafya yalnızca toprağının bereketiyle değil, modern çağda keşfedilen petrol ve doğal gaz rezervleriyle de küresel güç dengelerinin merkezine yerleşmiştir. Irak’ın enerji havzaları, Doğu Akdeniz’deki gaz sahaları ve Basra Körfezi’ne açılan kritik geçiş noktaları, Verimli Hilal’i 20. ve 21. yüzyılın enerji jeopolitiğinin tam kalbine yerleştirmiştir.

Aynı biçimde Güney Asya da enerji koridorları, nükleer kapasitesi ve Hint Okyanusu’na erişimi üzerinden küresel güç mücadelesinin doğu cephesini oluşturmuştur. Bu nedenle Bereketli Hilal ile Güney Asya arasında kurulan stratejik hat, yalnızca dinsel ya da ideolojik saiklerle açıklanabilecek bir ilişki olmamış; enerji, ticaret ve askeri erişim boyutlarını içeren daha geniş bir jeopolitik tasarımın parçası haline gelmiştir. Tarihsel süreklilik içinde bakıldığında, Uruk’tan bugüne yaşanan savaşların önemli bir bölümü, bu coğrafyanın üretim kapasitesi, yeraltı zenginlikleri ve geçiş yolları üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesinin farklı biçimlerde yeniden üretilmesinden ibaret olmuştur.

Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan tek kutuplu moment, 2000’li yılların ikinci yarısından itibaren yerini parçalı, çok katmanlı ve rekabetçi bir güç dağılımına bırakmıştır. Bu dönüşüm, klasik realizmin öngördüğü yalnızca askeri kapasiteye dayalı güç dengesi anlayışını aşındırmış; norm üretimi, ideolojik çerçeveleme ve bölgesel alt-hegemonya inşası gibi unsurları belirleyici hale getirmiştir. Ortadoğu ise bu yeni çoklu hegemonya çağının en yoğun laboratuvarına dönüşmüştür.

1990’larda ABD merkezli güvenlik mimarisi, bölge rejimlerini sisteme entegre edebilecek bir kapasiteye sahip olmuştur. Ancak 2003 Irak müdahalesiyle başlayan ve sonrasında derinleşen kırılmalar, özellikle Arap isyanlarıyla birlikte bölgede ciddi güç boşlukları yaratmıştır. Ortaya çıkan bu boşluk, iki paralel radikal eksenin yükselişine zemin hazırlamıştır: İran merkezli Şii jeopolitik hat ile devlet dışı Sünni siyasal mobilizasyon hattı. Şii eksen, İran’ın çevresel kuşak stratejisi üzerinden kurumsallaşırken; Sünni eksen, seçimsel meşruiyet ile ideolojik yayılmacılığı birleştiren transnasyonel ağlar üretmiştir. Hizbullah ve Hamas ise bu iki hattın simgesel düğüm noktaları haline gelmiştir. Böylece bölgede, karşıtlığı kadar birbirini besleyen ve meşrulaştıran iki eksene dayalı, “ikili radikalite dengesi” olarak tanımlanabilecek bir yapı ortaya çıkmıştır.

Ancak 2010’ların sonuna gelindiğinde, İsrail’in güvenlik doktrini klasik caydırıcılık anlayışından “önleyici çevreleme” stratejisine evrilmiştir. Bu yeni strateji, yalnızca askeri kapasitenin kırılmasını değil, radikal eksenlerin ideolojik meşruiyet zeminlerinin de aşındırılmasını hedeflemektedir. ABD ile eşgüdüm içinde geliştirilen bu yaklaşım, klasik güç dengesi siyasetinden çok yeni bir hegemonya mühendisliğine dayanmaktadır. Buradaki sistem tasarımı, bölgedeki İslami referans çerçevesini yeniden kodlamayı; hem Sünni hem de Şii radikal yorumları tasfiye ederek daha ılımlı ve sistem içi bir İslam anlatısını inşa etmeyi amaçlamaktadır. Bu noktada kritik olan, desteklenecek yorumun ne İhvan çizgisine ne de Şii ardılı çevrelere dayanmasıdır. Çünkü İhvan tipi örgütlenmeler, seçimsel meşruiyet yoluyla iktidar üretme kapasitesine sahip oldukları için denetlenebilir görülmemekte; bu nedenle potansiyel olarak sistem dışı aktörler kategorisinde değerlendirilmektedir. Bu yüzden Hamas ve benzeri yapıların terör kategorisinde sabitlenmesi, Hizbullah’ın ise askeri kapasitesinin zayıflatılması, yalnızca operasyonel hamleler olarak değil; aynı zamanda yeni söylemsel düzenin kurucu........

© İlke TV