‘Zalım babanın’ infazı ve yeni nesil savaş
Son günlerde İran coğrafyasında yaşananlar, “askeri tesisler vuruldu, rejim lideri öldürüldü” biçimindeki steril haber dilinin ötesinde bir gerçekliğe işaret ediyor. İran’ın siyasal merkezine dönük ABD-İsrail saldırı dalgası, salt bir “rejim değişikliği” veya “bölgesel savaş” değil; devletin teolojik egemenlik kurgusunu hedef alan bir ontolojik şok olduğunu söylemek herhâlde abartı olmaz. İran’da “liderlik konseyi” gibi geçici bir düzenlemenin devreye girdiği ve eşzamanlı olarak iletişim altyapısında ağır kesintilerin yaşandığı bu tabloyu¹; egemenliğin mimarisinin sarsılması ve bunun toplumsal öznellik üzerindeki yıkıcı etkileri üzerinden okumak daha açıklayıcı olacaktır.
Tabi ki burada “ontolojik” kavramı, devletin yalnızca bürokratik kurumlar toplamı değil, topluma gerçeklik duygusu dağıtan bir düzenek olmasını ifade ettiğini söylemek gerek. İran teokrasisi bu gerçekliği, Şii siyasal teolojinin dilinden, şehadet anlatılarından ve “korunmuş merkez” fikrinden üretmekteydi. Bugün bu merkez, dışarıdan gelen yüksek teknolojili şiddetle delindiğinde yalnızca iktidar sahipleri değil, iktidarı tanıma ve ona göre yaşama biçimleri de sarsılmaktadır. Egemenliğin “dokunulmazlık” halesi parçalandığında, birey ile kutsal otorite arasındaki bağ kopmakta; geriye sadece çıplak bir teknolojik üstünlük karşısında savunmasız kalmış bir nüfus kalmaktadır. Bu sarsıntının en sert yankısı ise merkezin çöken teolojisinde değil; “çevrenin”, Rojhilat’ın, Belucistan’ın ve ötekileştirilenlerin tarihsel hafızasında duyulmaktadır.
Yeni nesil savaşın etiği
Birinci kırılma, şiddetin biçiminden ziyade şiddetin sahnelenme tarzında ortaya çıkmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal meşruiyeti, Şii siyasal teolojinin dramatik hafızasına dayanır. Kerbela anlatısı, yalnızca tarihsel bir olay değil; siyasal zamanı kuran bir anlatıdır². Bu anlatıda şiddet görünürdür, düşman somuttur, beden sergilenebilir ve yenilgi dahi ahlaki üstünlüğe dönüştürülebilir. Şehadet, kolektif bir hafıza mekânına dönüştürülür³.
2020’de Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından cenaze törenlerinin kitlesel bir siyasal ritüele dönüştürülmesi, bu dramatik meşruiyet üretiminin en güncel örneğiydi. Devlet, ölümü yalnızca kayıp olarak değil; yeniden kurucu bir sembol olarak dolaşıma sokmuştu. Benzer bir ritüelin Ayetullah Hamaney için de düzenlenmesi muhtemeldir. Ritüel, fiziksel bedenin bütünlüğüne değil; sembolik dolaşıma dayanır. Ancak bu sefer, ritüelin mekânı olan sokaklar ile operasyonun mekânı olan dijital koordinatlar arasındaki uçurum, devletin simgesel üretim kapasitesini felç etmektedir.
Ancak günümüzdeki kırılma, ritüelin varlığıyla değil; savaşın kendisinin niteliğiyle ilgilidir. Grégoire Chamayou’nun4 işaret ettiği gibi çağdaş asimetrik savaş, karşılıklı bir meydan karşılaşması değil; mesafeli, bürokratik ve algoritmik bir işlemdir. Şiddet, coğrafi olarak ayrışmıştır. Karşılaşma yerine koordinat vardır. Bu, şiddetin bir ‘düello’ olmaktan çıkıp ‘yönetimsel bir imha’ biçimine dönüşmesidir; failin anonimleşmesi, kurbanın şehadet anlatısındaki özneleşme imkânını elinden alır. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse şayet bu, failin yüzünün olmadığı, dolayısıyla Kerbela’daki gibi “Zalim Yezid” ile göğüs göğüse çarpışma onurunun bile kurbanın elinden alındığı bir imha biçimidir.
Bu durum, dramatik siyasal zaman ile teknolojik şiddet arasında bir gerilim yaratır. Kerbela anlatısı yüz yüze bir karşılaşma tahayyül ederken; modern savaş görünmez bir temas üretir. Ritüel sonradan kurulmak zorundadır. Şehadet sahnesi, savaşın kendisinden değil; savaşın ardından inşa edilir.
Bu farklılık, mit üretimini ortadan kaldırmaz; fakat onu daha fazla simgesel emeğe bağımlı hale getirir. Devlet dramatik birlik üretmeye çalışırken, şiddetin kendisi veri ve ağ mantığı içinde dolaşıma girer. Ölüm hem yas ritüelinin konusu olur, hem de küresel haber ağlarında teknik bir operasyon olarak tartışılır. Böylece şehadet anlatısı artık yalnızca iç kamuoyuna değil; küresel bir izleme alanına da hitap etmek zorundadır.
Asıl kırılma burada ortaya çıkar: korunmuş merkez fikri, teknolojik şiddetin erişim kapasitesi karşısında sınanır. Devletin sembolik dokunulmazlığı yara aldığında, ritüel bu yarayı kapatmaya çalışır. Fakat ritüelin başarısı artık yalnızca teolojik dile değil; güvenlik aygıtının yeniden konsolidasyon kapasitesine bağlıdır.
Bu nedenle mesele mitin çökmesi değil; dramatik egemenlik ile algoritmik savaş arasındaki yapısal gerilimdir. Yeni savaş biçimi rejimin mit üretme kapasitesini ortadan kaldırmaz. Devlet boş tabuttan bile mit üretir. Asıl mesele, bu mit üretiminin ardından hangi güç odağının sahneyi dolduracağıdır. Teolojik rejim zayıfladığında çoğu zaman askeri çekirdek güçlenir. İran’da yaşanabilecek olan şey bir devrim değil, güvenlikçi yeniden konsolidasyondur. Bu konsolidasyon, teolojik cilası dökülmüş, geriye sadece teknik ve askeri bir iskeleti kalmış, daha rasyonel ama daha gaddar bir Leviathan doğurabilir.
Bir mitin ölümü: Büyünün bozulması
Kerbela mitinin teknolojik bir koordinata yenilerek buharlaşması, rejimin psikolojik, sosyolojik ve siyasal çimentosunu eritmeye........
