Barış sadece Kürtlerin değil Türklerin de talebi olmalı
Kadir İnanır’ın ardından “Barış, barışa gönül verenlerdir” dedik. Bu coğrafyada barış, hiçbir zaman yalnızca masaya oturulan süreçlerin adı olmadı. Barış denilene kadar ölüm konuşuldu, gözyaşı konuşuldu, sürgün konuşuldu, mahpusluk konuşuldu. Kürt meselesine vicdanla dokunan, çözümü savunan ya da yalnızca çatışmanın sona ermesini isteyen herkes, farklı dönemlerde ağır siyasal, toplumsal ve kişisel bedeller ödedi. Çünkü Türkiye’de uzun yıllar boyunca barışı savunmak, yalnızca bir siyasal tercih değil, egemen güvenlik paradigmasına karşı etik bir duruş sergilemek anlamına geldi. Bu yüzden barışın tarihi, aynı zamanda bedel ödeyen insanların tarihidir.
Barışın dili, çoğu zaman susturulanların, yalnız bırakılanların ve buna rağmen ortak yaşam umudundan vazgeçmeyenlerin dili olmuştur. Kürt meselesinde barış yalnızca Kürtlerin talebi olarak görülemez. Barış, en az Kürtler kadar Türklerin de talebi olmalıdır. Çünkü bu topraklarda barışı istemek bir “Kürtseverlik” göstergesi değil, Türkiye’yi ve bu ülkenin bütün halklarını sevmektir. Barış, herhangi bir etnik kimliğe duyulan sempati değil ortak geleceğe duyulan sorumluluktur.
Türkiye Cumhuriyeti, ulus-devlet inşa sürecini güçlü bir burjuva sınıfının ve yerleşik bir burjuva demokrasisinin geliştiği toplumsal koşullarda değil devlet merkezli modernleşme anlayışıyla kurdu. Bu nedenle ulus-devlet projesi, toplumsal çoğulluğu kapsayan demokratik bir yurttaşlık yerine, tek kimlikli bir ulusal aidiyet üretmeye yöneldi. Bu süreç yalnızca Kürtleri değil Türk olmayan müslüman ve gayrimüslim birçok halkı........
