menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öcalan ve Silahsız Felsefe

25 0
20.08.2026

Silahsız felsefe, tarihsel olarak belirlenmiş bir felsefe okulu ya da düşünce akımı değildir. Daha çok felsefenin güç, şiddet, hakikat, özgürlük ve siyaset karşısındaki konumunu yeniden düşünmeye yarayan bir kavramdır. Bu kavramın temel sorusu şudur: Bir düşünce, kendisini zorla kabul ettirmeden nasıl siyasal ve toplumsal bir güç haline gelebilir? Bu soru yalnızca silahın reddedilmesiyle cevaplanamaz. Çünkü silahı bırakmak ile silaha ihtiyaç duymamak aynı şey değildir. İlki bir eylem, ikincisi ise bir siyasal durumdur. Silahların ortadan kalkması kendi başına özgürlük, adalet veya demokratik siyaset yaratmaz. Asıl mesele, silahın sağladığı güç biçiminin yerine hangi siyasal, hukuki ve toplumsal ilişkilerin konulacağıdır.

Bu açıdan Öcalan’ın 2024 sonlarından 2026 yazına kadar uzanan son dönemi, silahsız felsefe kavramının somut bir siyasal deneyim alanı olarak okunabilir. Buradaki amaç Öcalan’ın düşüncesini bütünüyle bu kavrama indirgemek veya onun bütün siyasal tezlerinin doğruluğu hakkında bir hüküm vermek değildir. Asıl mesele, silahlı mücadeleyle biçimlenmiş bir siyasal hareketin, siyasal etkisini giderek silahın dışına taşıma arayışının felsefi anlamını kavramaktır. Bu dönüşümün önemi yalnızca silahlı mücadelenin sona erdirilmesi çağrısında değil, siyasal etkinliğin kaynağının yeniden düşünülmesinde ortaya çıkar. 2024 sonlarında başlayan yeni süreç, 27 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile daha açık bir siyasal biçim kazanmış; Mayıs 2025’te PKK kongresinde fesih ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı açıklanmıştır. Böylece düşünsel bir çağrı örgütsel bir karara bağlanmıştır. Fakat felsefi açıdan asıl önemli olan bu kronolojinin kendisi değildir. Asıl mesele şudur: Silahın siyasal bir araç olmaktan çıkarılmasıyla birlikte siyasal güç nerede temellenecektir? Bu sorunun cevabı, silahsız felsefenin de merkezini oluşturur.

Silah bırakmak, silahsızlığın başlangıcıdır; fakat tamamlanmış hali değildir. Bir hareket silahlarını bırakabilir. Fakat eğer siyasal sorunların çözümü için hâlâ zorun, tehdidin, dışlamanın ya da tahakkümün başka biçimleri belirleyici olmaya devam ediyorsa, yalnızca silahların ortadan kalkmış olması yeterli değildir. Bu nedenle silahsız felsefe negatif bir kavram değildir; sadece silah kullanmamak anlamına gelmez. Aynı zamanda silahın yerini alabilecek siyasal ilişkileri kurma düşüncesidir. Silahın olmadığı yerde müzakere yoksa, silahın yokluğu sessizlik yaratabilir. Hukuk yoksa, silahların bırakılması güvencesiz kalabilir. Temsil yoksa, siyasal talepler başka biçimlerde yeniden çatışmaya dönüşebilir. Toplumsal eşitlik yoksa, silahsızlık yalnızca güçsüzleştirme olarak deneyimlenebilir.

Dolayısıyla silahsızlık üç aşamalı bir dönüşüm gerektirir: Silahın bırakılması, siyasal alanın açılması ve silaha ihtiyaç duymayan bir siyasal düzenin kurulması. Öcalan’ın son dönem çağrılarının felsefi anlamı, tam da bu ikinci ve üçüncü aşamalar üzerinden düşünülebilir.

Silahlı mücadelede siyasal etkinliğin bir bölümü fiziksel kapasiteye dayanır. Silahsız siyasette ise etkinliğin kaynağı değişmek zorundadır. Bu değişim basitçe silah yerine söz demek değildir; daha derin bir anlam taşır. Çünkü sözün siyasal güç haline gelmesi, siyasal öznenin kendisini karşısındakini yok ederek değil, karşısındakini muhatap kabul ederek kurması anlamına gelir. Burada siyasetin ontolojisi değişmeye başlar. Çünkü siyasal özne artık yalnızca sahip olduğu güç kapasitesiyle değil, kurabildiği ilişkiyle tanımlanmaktadır. Başkasını ortadan kaldırmak siyasetin amacı olmaktan çıktığında, karşılaşma ve müzakere siyasetin kurucu unsurları haline gelir.

Silahlı siyasetin temel sorusu büyük ölçüde “Kim daha güçlü?” sorusuyken, silahsız siyasetin sorusu “Kim kiminle nasıl konuşabilir?” haline gelir. İlkinde güç kapasitesi önemlidir; ikincisinde ilişki kurma kapasitesi. Bu nedenle Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı yalnızca silah bırakma çağrısı olarak değil, siyasal etkinliğin başka bir zemine taşınması girişimi olarak okunabilir. Çağrı örgütsel bir karara, örgütsel karar ise silahsızlanma ve hukuki-siyasal düzenleme arayışına bağlandığında, düşüncenin pratik üzerindeki etkisi görünür hale gelir.

Öcalan’ın son döneminde dikkat çekici olan, teori ile pratik arasındaki ilişkinin ortadan kalkması değil, bu ilişkinin yeni bir siyasal içerik kazanmasıdır. Marx’ın düşüncesinde teori, dünyayı yalnızca açıklayan bir bilinç biçimi olarak kalmaz; pratiğe bağlanır ve toplumsal dönüşümün maddi süreçleriyle ilişki kurar. Öcalan’ın son döneminde de düşüncenin pratikten kopmadığı, tersine doğrudan pratik bir sonuç üretmeye yöneldiği görülür. Ancak burada pratiğin yönü önem kazanır: Düşünce, bu kez silahlı kapasiteyi büyütmeye değil, silahlı mücadelenin siyasal çözümün temel aracı olmaktan çıkarılmasına yönelmektedir. 27 Şubat 2025’te yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” bu açıdan yalnızca teorik bir açıklama değildir; çağrının ardından PKK’nin Mayıs 2025’te fesih ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı alması, düşünce ile pratik arasındaki ilişkinin somut bir örneğini oluşturur. Burada teori pratiğin karşısına konulmaz; tersine teori, pratiği başka bir yöne çevirmeye çalışır.

Dolayısıyla mesele Marx ile Öcalan arasında bir karşıtlık kurmak değil, teori-pratik ilişkisinin siyasal şiddetten siyasete doğru nasıl yeniden yorumlanabileceğini göstermektir. Bu anlamda silahsızlaşma, düşüncenin pratikten çekilmesi değil, pratiğin niteliğinin değişmesidir: Düşünce pratiğe dönüşür; fakat pratik, giderek zor kullanımından uzaklaşarak müzakere, hukuk, demokratik temsil ve toplumsal uzlaşma alanına taşınır. Böylece düşüncenin gücü de yeniden tanımlanmaya başlar. Siyasal etkinlik artık yalnızca maddi kapasiteyi artırma yeteneğiyle değil, toplumsal bir dönüşümü silaha başvurmadan gerçekleştirebilme kapasitesiyle ölçülür. Silahsız felsefenin asıl yeniliği burada ortaya çıkar: Düşüncenin gücü, elindeki maddi zor araçlarının büyüklüğüyle değil, bu araçlara ihtiyaç bırakmayacak siyasal ilişkileri kurabilme yeteneğiyle sınanır.

Bu noktada İmralı’daki durum ayrıca önem kazanır. Fiziksel hareket alanının sınırlılığı ile düşüncenin dolaşım alanı arasında zorunlu bir özdeşlik yoktur. Bir insanın fiziksel olarak sınırlanması, onun sözünün toplumsal etkisinin aynı ölçüde sınırlanacağı anlamına gelmez. Bu durum felsefenin çok eski bir sorusunu yeniden ortaya çıkarır: Güç nerede bulunur?

Güç yalnızca bedenin hareket kapasitesinde mi, yoksa anlam üretme ve başkalarıyla ilişki kurma kapasitesinde de mi bulunur? Sokrates’in siyasal ve felsefi önemi burada hatırlanabilir. Sokrates’in gücü herhangi bir askeri kapasiteden değil, soru sorma yeteneğinden doğuyordu. Sorunun kendisi, yerleşik hakikatleri sarsan bir güç haline gelebiliyordu.

Bu anlamda silahsız felsefe, Sokrates’in pratiği üzerinden şu ilkeyi yeniden gündeme getirir: Bir düşünceyi güçlü yapan, onu zorla kabul ettirebilmesi değil; başkalarını düşünmeye davet edebilmesidir.

Burada “zor” kelimesi özellikle önemlidir. Çünkü “zor”u yalnızca silah, şiddet veya fiziksel güç anlamında kullanırsak, silahsız felsefenin asıl meselesini daraltmış oluruz. Oysa “zor”, hem siyasal düşüncenin hem de modern devrimci hareketlerin tarihinde çok daha geniş bir anlam taşır. PKK’nin ilk dönem düşünsel metinlerinden biri olan Kürdistan’da Zor’un Rolü başlığının kendisi bile, “zor”un yalnızca bir savaş aracından ibaret görülmediğini gösterir. Burada zor, tarihsel ve siyasal koşullar içinde toplumsal ilişkileri değiştiren, mevcut iktidar ilişkilerine müdahale eden ve bir dönüşümün maddi koşullarını yaratan bir güç olarak ele alınmıştır. Dolayısıyla Öcalan’ın son dönemindeki silahsızlaşma tartışmasını anlayabilmek için yalnızca silahların bırakılmasına bakmak yeterli değildir; daha derinde, zorun siyasal düşüncedeki işlevinin yeniden tanımlanmasına bakmak gerekir.

Bu açıdan “zor” kavramı en az üç düzeyde düşünülebilir. Birinci düzey, doğrudan fiziksel zordur: silah, şiddet, öldürme, yaralama, tehdit ve fiziksel güç kullanımı. İkinci düzey, siyasal zordur: Bir iradenin başka bir iradeyi kendi kararına uymaya mecbur bırakması, siyasal alanı tehdit veya baskı yoluyla şekillendirmesi. Üçüncü düzey ise daha........

© İlke TV