menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öcalan, Rojava ve entegrasyon

29 19
19.02.2026

Öcalan’ın hayat hikâyesinin önemli bir kısmı Rojava’da geçer; buradan etkilenir, burayı etkiler. Bugün, buradaki yapının yalnızca ideolojisinin değil, yaşamının da felsefe taşı odur. Öcalan’ın geliştirdiği kadın özgürlüğü, ekoloji, taban demokrasisi; kon federalizm burada vücut bulmuştur. Özetle, anayasaya dönüşmemiş olsa da bu fikirler, sosyal bir sözleşme niteliğindedir: Cinsiyet eşitliği, çok kültürlülük, yerel meclis, kooperatife dayalı ekonomi… Siyasetten, ekonomiye, silahlı güç olmaktan günlük yaşama bu fikirler etrafında bir kadın devrimi yaşanmıştır. Bütün bunlar, 2011- 2012 yıllarında uygulanmaya başlanmış, en çok Türkiye’de tartışılmışlardır: 2013’ten, 2015’e kadar İmralı’da bu mesele pek çok boyutuyla ele alınmıştır. Görüşme notlarına geçip geçmediğini bilmiyorum ama bir aktarım yapmam gerek. Zamanın başbakanıyla Sırrı Süreyya Önder arasında bir konuşma geçer. Konu Cemil Bayık’tır. Başbakan, Bayık’ın kendisine meydan okuduğunu, “kabadayılık yaptığını” söyler. Önder bunu Öcalan’a aktarır. Öcalan, güler, Cemil’i uyaracağını dile getirir, “başbakanla da siz konuşun” der, ekler: “Bu üslupla olmaz.” Sorun şudur: Başbakan “Kuzey Irak benzeri bir yapıya izin vermeyeceklerini” dile getirir. Öcalan, biraz sinirlenir: “Siz de ona söyleyin, biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimiz…” Çözüm süreci bitti, Öcalan’la, 2025 yılına kadar bir iletişim sağlanamadı. Öcalan’a ağır bir tecrit vardı ve bu tecridin kırılması için pek çok çalışma yapıldı: 2025’te kapı aralandı, Öcalan “Demokratik Toplum Çağrısı” yaptı. Yeni bir süreç başladı; PKK, ateşkes ilan etti, kendini feshetti, silahlarını yaktı. Ancak barış konuşulurken Rojava’ya dönük kimi saldırılar başladı. Bu saldırılan yalnızca bölgeyle sınırla kalmadı, Halep’teki Kürt mahallelerinin tehcirine kadar vardı. Öcalan, devreye girdi, işgal engellendi. Öcalan’ın kilit kavramı entegrasyondu; bununla iki şey yapıldı; ilki, stratejik müdahale; ikincisi, fikrin gücüydü.

20’inci yüzyılın önemli konularından biri varlık meselesi ve modernitenin eleştirisidir ve dikkat çeken ilk kişi Heidegger’dir; temel sorusu şudur: Neden hiçlik değil de varlık var? Sorunun sorulma nedeni, varlığın nesneleşmesi, unutuşa terk edilişidir… Öcalan’ın ilk itirazı bunadır. Varlığı nesneleştiren her şeye itirazdır: Doğa, toplum; kadın, nesneleşiyor… Bunu yapan kim: Hiyerarşi, devlet, patriyarkal sistem… Buna modern deniliyor; modern düşünce varlığı, nesneye indirgiyor, insan hesaplanabilir, kontrol edilebilir hale geliyor… Heidegger, karşı koyamıyor; sessiz bir bekleyiş öneriyor, içine kapanarak bir ret öneriyor, bırakılmışlıkla belkiyi yokluyor; Öcalan, sessizliğe, bırakılmışlığa itiraz ediyor: Çevreci ve merkezde kadının olduğu bir toplum öneriyor.

Heidegger, devletle ilgili konuşmuyor, modern devletin çerçevenin (gestel) bir parçası olduğunu dile getiriyor, devleti tanımlıyor; devlet, hiyerarşinin doruk noktasıdır, patriarkanın kurumsallaşması, kapitalizmin siyasal biçimidir. Buna göre devleti yıkmadan, ne otantik ne özgür bir Da-sein (orada olma) mümkün. Heidegger, varlıktan, “varlığın çobanı” olmayı bekliyor; Öcalan, varlığın örgütlenmesini (kon federal) diliyor. Heidegger, başka başlangıçlar arıyor; söz gelimi Antik Yunan’dan kopuş; burada, varlığı yeniden düşünmek istiyor ama bu siyasal bir projeye dönüşmüyor. Öcalan, başka başlangıçlar için Sümer’den Neolitik’e uzanıyor, onların ruh dünyasına iniyor. Heidegger, modern dünyanın varlığı unutturduğunu söylüyor; Öcalan, unutturulan varlığı örgütleyip nasıl özgür kılabileceğimizi söylüyor. Heidegger teşhis ediyor, ama başında Hitler var, tedavi edemiyor, halk kıyımdan geçiyor; Öcalan, teşhis ediyor, birilerine rağmen tedavi de…

Temel sorun, özgürlüktür… Sartre için özgürlük varoluşun temel kavramıdır. Özgürlük tek bir şey veriyor: Sorumluluk… Kimse eylemlerinin sonuçlarından kaçamaz. Öcalan, bireysel ve kolektif özgürlüğü güvence altına almak istiyor. Sartre ve Öcalan, burada birleşiyor; Sartre, “özne merkezli sorumluluk” diyor; Öcalan, kadın ve toplum özgürlüğü, öz yönetim. Her ikisi de öznenin pasif nesne olmasına itiraz ediyor; özne, aktif, yaratıcı ve sorumlu olandır, varlık, böylece ortaya çıkar… Özgürlük, eylem ve sorumlulukla gerçekleşir: Varlık önce gelir, öz ise sonra.

Sartre’da bunun politik anlamı Cezayir’de karşılık bulur. Sartre’a göre devlet bireye sınır koyar. Öcalan, özgürlüğü bireysel değil, kolektif ve siyasal bir proje olarak ele alır; özgürlük, eylem ve sorumlulukla gerçekleşir; siyaset ve özgürlük, bu anlamda birbirinden ayrılamaz; Öcalan, ulus devlete itiraz ediyor; ulus devlet, merkeziyetçiliği üretiyor, baskı kapasitesiyle çalışıyor, yereli yok ediyor; oysa devletin yerine yerelin gelmesiyle sorunlar çözülecektir.

Sartre bir felsefeci/ edebiyatçı olarak özgürlüğe bakıyor, toplumsal pratiklerle ilgilenmiyor; Öcalan bireysel, kurumsal ve kolektif düzeyde bunu görmek istiyor, yorumluyor… İkisinin ortak yanları sömürgeci karşıtlığıdır. Sartre’da sömürgecilik bireyi ve halkı pasifleştirendir; yapılması gereken özgürleşme ve öznelleşmedir; bu, aynı zamanda varoluşsal bir süreçtir; çünkü özgürlük eylem ve özgürlük üzerinden........

© İlke TV