İçerde ölüm haberi
Ölüm haberi almak acıdır. Ama içerdeysen bu acı yalnızca acı değildir; ağırdır, çöker, yerleşir, çıkmaz. Dışarıda olsan bir yol bulursun: Hastane koridorlarında beklersin, bir el tutarsın, bir ses duyarsın, son günleri paylaşmanın o tuhaf tesellisine sığınırsın. İnsanlarla bir arada olursun, acıyı bölüşürsün. En azından ölümün son olduğunu, hayatın tamamlandığını birlikte söyleyebilirsin…
İçeride ise ölüm haberi insanın içine kapanır. Duvarlara çarpar, geri döner, yine sana gelir. Ağlamak istersin, ağlayamazsın. Herkes senin gibidir; herkes bir şeyleri dışarıda bırakmıştır. İçine dönersin. Bir şey gelir göğsünün ortasına oturur; nefesini keser. Kalbin sanki bir anda soğur, bir buz parçasına döner. Ne olduğunu tam anlatamazsın, ama içinden geçen o dalganın acısını bir tek sen bilirsin.
Gardiyan mazgalı açıp adını söylediğinde, zaman bir anlığına durur. O ses, artık yalnızca bir ses değildir. Sonra ne zaman aynı sesi duysan, o an geri gelir.
İçeride ölüm haberi almak apayrıdır. Yalnızca bir kayıp değildir bu; yas tutma hakkının da elinden alınmasıdır. Ne vedan tamamdır ne acın. Yarım kalırsın.
Figen Yüksekdağ’ın yılları böyle geçti. Sevdiklerinin kaybını duvarların ardında öğrendi. Bazen cenazelere gitmesine izin verildi, ama o izin de eksikti; kısa, sınırlı, yabancı. Kapılar yine kapandı, sesler yine sustu. İnsan bazen en çok, yarım bırakılan vedalara takılı kalır.
Ama onun hikâyesi yalnızca kayıplardan ibaret değildir. Daha çok, kayıplarla........
