Sessizliğin ahlakı
Frédéric Gros, çağdaş Fransız felsefesinin önemli isimlerind en biridir. Özellikle siyaset felsefesi, etik, hukuk, savaş, güvenlik politikaları ve bireysel özgürlük üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Aynı zamanda Michel Foucault üzerine önde gelen uzmanlardan biri kabul edilen Gros, liberal demokratik gelenek ile eleştirel Fransız düşüncesi arasında konumlanan bağımsız bir entelektüeldir. Türkçede Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan ‘İtaat Etmemek ve Utanç Devrimci Bir Duygudur’ adlı eserleri, onun siyasal etik anlayışını anlamak bakımından önemli iki çalışmadır.
Bu yazı, ‘İtaat Etmemek’ kitabının temel tezleri üzerinden Frédéric Gros’un düşünce dünyasına bir giriş niteliği taşımaktadır.
Kitabın giriş bölümü “Kabul Edilmezi Kabul Eden İnsanlar” başlığını taşır. Aslında bu başlık, eserin temel sorusunu da içinde barındırır. Gros’a göre mesele, insanların neden itaatsizlik ettiği değil; neden kabul edilmemesi gerekeni kabul ederek itaat etmeyi sürdürdüğüdür.
Bu düşünceyi Howard Zinn’in şu cümlesi özetler: “Sorun itaatsizlik değildir; sorun itaattir.”
Aynı doğrultuda Wilhelm Reich’in şu sorusu da kitabın omurgasını oluşturur: “Esas soru insanların neden başkaldırdıkları değildir; neden başkaldırmadıklarıdır.”
Gros, çağımızın insanı için itiraz etmeyi zorunlu kılan nedenlerin saymakla bitmeyeceğini söyler. Bu nedenle ayrıntılar yerine, insanlığın karşı karşıya bulunduğu temel krizler üzerinde durur.
Bunların ilki, giderek derinleşen sosyal adaletsizliktir. Servetin çok küçük bir azınlığın elinde yoğunlaşması, buna karşılık toplumun büyük bölümünün borç yükü altında yaşaması, yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküştür. Gelir dağılımındaki eşitsizlik özellikle az gelişmiş ülkelerde daha sert hissedilirken, paradoksal biçimde bu ülkelerde toplumsal tepkinin daha zayıf olduğu görülür. Gelişmiş demokrasilerde ise insanlar, sahip oldukları hakların bilinciyle sosyal adaletsizliğe karşı daha güçlü tepki gösterebilmektedir.
Gros’un işaret ettiği ikinci büyük kriz ise ekolojik yıkımdır. Doğanın geri döndürülemez biçimde tahrip edilmesi, gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmama tehlikesi doğurmaktadır. Ona göre asıl şaşırtıcı olan, bu kadar büyük felaketler karşısında insanlığın sergilediği sessizliktir.
İnsan neden itaatsizlik eder? Gros’un cevabı yalındır: Gözlerini açtığı için. Dünyanın saçmalığı ve adaletsizliği karşısında itaatsizlik neredeyse kendiliğinden gelişen ahlaki bir tavırdır. Açıklanması gereken, itaatsizlik değil; edilgenliktir. İnsanları asıl şaşırtması gereken, haksızlıklar karşısında huzurunu bozmayan, dinginliğini koruyan ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam eden toplumlardır.
Bu nedenle Gros, başkaldırıyı ilk bakışta akla gelen anlamıyla, yani şiddetle özdeşleştirmez. Başkaldırı, öncelikle yanlış olduğunu düşündüğü şeyi dile getirebilen politik öznenin tavrıdır. Gerektiğinde sessiz kalmamak, gerektiğinde sesini yükseltebilmektir. Yazar bu tutumu “sivil muhalefet” olarak adlandırır.
Ancak başkaldırı kendiliğinden ortaya çıkmaz. İnsanların ortak biçimde katlanılamaz bulduğu durumlar yoğunlaştığında, ortak deneyim ortak bir itirazı da doğurur. Böylece bireysel rahatsızlık, siyasal bir özneye dönüşür.
Gros’un kitabı tam da bu noktada temel sorusunu sorar: İnsanlar dünyanın genel düzeninin yarattığı umutsuzluğa neden bu kadar kolay uyum sağlar da, itaatsizliği neden bu kadar güç bulurlar?
Yazara göre bunun nedeni, insanların kabul edileni değil, kabul edilmemesi gerekeni kabullenmeleridir. Gerçek itaat tam da burada başlar. İktidar yalnızca zor kullanarak değil, insanların korkularını, alışkanlıklarını ve konforlarını yöneterek varlığını sürdürür. Kaybetme korkusu, sahip olduklarını yitirme endişesi ve konfor alanını terk edememe hali, insanı yalnızca itaate değil, giderek konformizme de sürükler.
İşte bu nedenle İtaat Etmemek, itaatsizliği değil, önce itaatin kendisini anlamaya çalışan bir kitaptır. Çünkü insanın özgürlüğünü tehdit eden esas mesele, başkaldırının eksikliği değil; haksızlık karşısında sıradanlaşan itaatin kendisidir.
Canavarlığın çöküşü: İtaatin ahlakı
Gros, kitabının ilk bölümü olan ‘Canavarlığın Çöküşü’ne, Karamazov Kardeşler’nden unutulmaz bir sahneyle başlar. Anlatıya göre İsa, 16. yüzyıl İspanya’sında, Engizisyon’un en sert döneminde yeniden yeryüzüne gelir. Halk onu tanır; etrafında toplanır, sevinç gözyaşları döker. Fakat aynı anda başka biri de onu tanımıştır: Engizisyon Yargıcı. İsa, halkın umut kaynağı olmak yerine tutuklanır, zindana kapatılır. Yargıcın ilk sorusu dikkat çekicidir: “Neden geldin? Bizi neden rahatsız ediyorsun?”
Bu soru, yalnızca İsa’ya değil, mevcut düzeni sorgulayan herkese yöneltilmiş gibidir.
Engizisyon Yargıcı, çölde şeytanın İsa’yı üç kez sınamasını yeniden sahneler. Önce taşları ekmeğe çevirmesini ister. Ardından kendisini dağın tepesinden aşağı bırakmasını, bir mucize göstermesini talep eder. Son olarak da bütün dünyanın egemenliğini vaat ederek kendisine boyun eğmesini ister.
İsa her defasında aynı şeyi reddeder.
Çünkü insan yalnızca ekmekle yaşamaz; inanç mucizeye indirgenemez; özgürlük ise iktidar uğruna feda edilemez.
Gros’a göre bu sahnede asıl mesele din değildir. Asıl mesele, insanların neden özgürlüğü değil itaati tercih ettikleridir.
İnsan, çoğu zaman özgürlüğün yükünü taşımaktan korkar. Özgür olmak, karar vermek, sorumluluk almak ve yalnız kalmayı göze almaktır. Oysa itaat bütün bunları ortadan kaldırır. Aynı efendiye boyun eğen insanlar birbirlerine benzer, kendilerini bir topluluğun parçası olarak hissederler. İtaat, güvenlik ve aidiyet duygusu üretir; özgürlük ise belirsizlik ve yalnızlık.
İşte Engizisyon Yargıcı’nın savunduğu düzen tam da budur: İnsanlara özgürlük değil huzur, vicdan değil emir, sorumluluk değil itaat vermek.
İsa ise bunun tam tersini temsil eder.
O, insanları tek bir hakikatin etrafında toplamaya, onları mutlak bir otorite altında birleştirmeye çalışmaz. İnsan onurunun vazgeçilmez parçası olan özgürlüğe güvenir. Bu nedenle onun öğretisi, itaati değil, özgür iradeyi esas alır.
Gros, itaati yalnızca siyasal iktidarla açıklamaz. Ona göre itaatin farklı biçimleri vardır ve bunların birbirinden ayrılması gerekir.
Bu noktada Immanuel Kant önemli bir ayrım yapar. Kant’a göre disiplin, eğitimin vazgeçilmez unsurudur; çünkü insanı özgürleştirecek olan aklın gelişmesi ancak disiplinle mümkündür. Ancak disiplinin amacı, düşünmeyen ve yalnızca emir uygulayan insanlar yetiştirmek değildir. Disiplin, özgürlüğün hazırlığı olmalı; köleliğin aracı hâline gelmemelidir.
Gros ise sınırı daha sert çizer.
Ona göre kişi, eleştirme yetisini bütünüyle terk edip yalnızca emir uygulayan bir varlığa dönüştüğünde artık itaat eden değil, köleleşen biridir. Çünkü köle, kendi yaşamının öznesi olmaktan çıkmış insandır.
Bu tartışmayı siyasal düzleme taşıyan isim ise ‘Gönüllü Kulluk’ Üzerine Söylev’in yazarı Étienne de La Boétie’dir. La Boétie’nin temel sorusu son derece yalındır: Nasıl olur da milyonlarca insan, gücünü yalnızca kendilerinden alan tek bir hükümdara boyun eğebilir?
La Boétie’ye göre tiranları ayakta tutan şey yalnızca zor kullanmaları değildir. Asıl güçleri, insanların onlara gönüllü olarak sağladıkları itaatten gelir. Gros da aynı noktaya dikkat çeker.
Çünkü itaatin temelinde yalnızca korku yoktur.
İnsan bazen sahip olduklarını kaybetmekten korktuğu için boyun eğer; bazen de bir gün egemenin yerine geçebilme umuduyla.
Boyun eğen kişinin zihninde çoğu zaman gizli bir özdeşleşme vardır. Bugün itaat ettiği gücün yarın temsilcisi olmayı düşler. Bu nedenle tiranlık yalnızca tepede değil, itaat edenlerin içinde de yeniden üretilir.
İktidar, yalnızca yönetenlerin değil, yönetilenlerin de davranışlarıyla ayakta kalır. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Her itaat kölelik değildir.
Hukukun adalet ürettiği, kamu yararını gözettiği ve temel hakları koruduğu bir düzende yurttaşın kurallara uyması, siyasal yaşamın doğal sonucudur.
Ancak yasalar ortak iyiyi değil, ayrıcalığı korumaya başladığında; adalet herkes için değil yalnızca belirli kesimler için işlemeye başladığında; eğitim, sağlık ve hukuk eşitlik ilkesinden uzaklaştığında itaat artık ahlaki bir erdem olmaktan çıkar.
İşte tam bu noktada direnme hakkı doğar. Gros’un kitabı boyunca savunduğu temel düşünce de budur: Sorun, insanların neden itaatsizlik ettiği değildir.
Sorun, itaat etmeye devam edemeyecek kadar açık hâle gelen haksızlıklar karşısında bile neden sessiz kaldıklarıdır.
İtaatin başkaldırıya dönüştüğü an
Gros, itaatsizliğin en güçlü örneklerinden birini Antigone üzerinden anlatır. Çünkü Antigone’nin hikâyesi, yalnızca siyasal iktidara karşı çıkmanın değil, daha yüksek bir adalet anlayışına sadık kalmanın da hikâyesidir.
Thebai’de iki kardeş, Eteokles ile Polyneikes, birbirlerini öldürür. Tahta geçen Kral Kreon, Eteokles’i devletin kahramanı ilan eder; görkemli bir cenaze töreni düzenlenmesini emreder. Polyneikes ise hain ilan edilir. Cesedinin gömülmesi, yas tutulması ve cenaze töreni yapılması yasaktır. Bedeni, ibret olsun diye şehir surlarının dışında çürümeye terk edilir.
Bu yasak yalnızca siyasal bir karar değildir. Aynı zamanda insanlık onuruna ve kutsal kabul edilen defin hakkına yönelmiş bir müdahaledir. Antigone bu yasağı tanır. Onu bilerek çiğner. Kardeşini gömer. Yakalanır. Kralın huzuruna çıkarılır. Kreon’un ilk sorusu son derece basittir: “Yayımladığım yasağı biliyor muydun?”
Antigone’nin cevabı ise tarihin en güçlü itaatsizlik savunmalarından biridir: “Nasıl bilmeyeyim? Herkes biliyordu.”
Artık geri dönüşü yoktur. Kreon ikinci sorusunu sorar: “O hâlde benim yasama karşı gelmeye nasıl cesaret ettin?”
Antigone’nin cevabı, yalnızca Kreon’a değil, bütün siyasal iktidarlara yöneltilmiş gibidir: “Bu buyruk Zeus’tan gelmedi. Tanrıların ezelden beri yürürlükte olan yazısız yasaları senin fermanlarından daha güçlüdür.”
İşte Gros’un dikkat çektiği kırılma noktası tam da burasıdır. Antigone aslında itaatsizlik etmez. Tam tersine, itaat eder.
Fakat geçici bir siyasal otoriteye değil; daha üstün olduğuna inandığı ahlaki ilkelere itaat eder.
Bu nedenle onun başkaldırısı, kuralsızlığın değil; daha yüksek bir meşruiyet anlayışının ifadesidir. Gros’un kitabında Antigone, hukuk ile adalet arasındaki gerilimin simgesidir. Her yasa meşru değildir. Her meşru davranış da yasal olmayabilir. Kreon’un buyruğu yasaldır; çünkü devlet gücü tarafından ilan edilmiştir. Antigone’nin eylemi ise yasal değildir. Ama meşrudur. Çünkü insan onurunun, aile bağlarının ve ölüye saygının devlet iradesinden önce geldiğini savunur. İşte sivil itaatsizliğin en önemli özelliği de burada ortaya çıkar. Sivil itaatsizlik, hukuku tümüyle reddetmez. Hukukun dayandığı meşruiyet zeminini sorgular. Yasa ile adalet........
