İbrahim Genç yazdı | Kürt meselesinin enerji jeopolitiği
Küresel ekonomik ve politik düzende anlamlı ve/ya anlamsız kopuşlar yaşanırken değişim, kaçınılmaz bir sonuç oluveriyor haliyle. Mevcut dengeler bozuluyor / kararsızlaşıyor, statik unsurlar dinamikleşerek statükoyu tehdit eder hale geliyor.
Böylesi bir ahval ve şerait içinde, menüde olmamanın yollarını aramak / bulmak elbette akla en yatkın seçenek olacaktır. Özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminde ticaret – enerji savaşları, stratejik kanal – koridorlar üzerindeki rekabet; ülkeler arası ilişkileri yeniden düzenlerken jeopolitiğin etkisini de gözler önüne sermektedir.
Nihayetinde Panama Kanalı ile Meksika Körfezi üzerine başlayan polemikler, Venezuela ve Grönland’a uzanmış; ayarsız – ölçüsüz gümrük vergileri şantajlarıyla devam eden süreç, Ortadoğu’da yeni bir dinamiğin harekete geçmesini sağlamıştır.
ABD / İsrail – İran Savaşı’yla birlikte bölgesel yeni bir nizamın kurulmaya çalışıldığı aşikar. Özellikle İsrail’in yayılmacı perspektifi ve bölgede hegemonik güç olma isteği, dengeleri altüst eden temel bir dinamik olarak görülebilir. Bu çerçevede İran ve Rusya’yı Akdeniz’den uzak tutmak ile Türkiye’nin Akdeniz’deki etkisini sınırlandırmak için ciddi girişimlerde de bulunuldu zaten.
Suriye sahasında Ahmed Şara’nın yönetimindeki Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) uluslararası güçlerin uzlaşısıyla iktidara getirilmesi, bir yönüyle doğrudan İran ve Rusya’nın Akdeniz ve enerji koridorlarından uzak tutulması operasyonuydu.
Sonuç itibarıyla ABD, Katar ve Fransız şirketleri, Geçici Şam Hükümetiyle anlaşarak Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve petrol arama hakkı elde ettiler. Yine İsrail – Güney Kıbrıs – Yunanistan’ın Eastmed Boru Hattı projesi ve 2023 yılında G20 Zirvesinde ilan edilen Hindistan –Ortadoğu – Avrupa koridoru (IMEC) da Türkiye açısından kaygıyla takip edilen girişimlerden birkaçı. Elbette jeopolitik rekabet bunlarla bitmiş değil, Hürmüz Boğazı’nda petrol akışının sekteye uğramasıyla birlikte perde daha yeni açılıyor.
Petrolün gösterdiği jeopolitik
Ortadoğu jeopolitiğinde Kürtlerin de (Kurmanc, Zaza, Soran, Goran) önemli bir denge unsuru olduğu / olacağı göz ardı edilemez. Çünkü Kürtler; dört ülke (Türkiye, Irak, İran, Suriye) sınırları içinde geniş bir coğrafyaya yayılmakla birlikte nüfusu toplamda 50 milyonu aşan ontolojik bir realite.
Buna karşın 2000’li yılların başına kadar Kürtlerle hiçbir zaman jeopolitik bir zaviyeden ilişki geliştirilmemiş, bölge ülkeleri birbirileriyle Kürtleri etnik açıdan görünmez kılmayı amaçlayan ikili – üçlü anlaşmalar yapmayı tercih etmişlerdir. Bu sebeple Kürtlerle anlamlı bir ilişki biçimi kurulmamış, etno-jeopolitiğin sunduğu fırsatlar hiçbir zaman bir enerji – ticaret jeopolitiğe dönüştürülmemiştir.
Bunu değiştiren önemli gelişme, 2005 yılında Irak Kürtlerinin Anayasal bir statüye kavuşmuş olması. Çünkü Irak Kürdistan Bölgesi, kazandığı statüyle birlikte sınırları içindeki zengin petrol kaynakları üzerinde de söz sahibi olmuş; Exxon Mobil başta olmak üzere Total, Chevron, Gazprom vb. dünya enerji şirketleri de burada petrol aramaya başlamışlardı.
Bu gelişmeler, Türkiye’nin dikkatinin buraya kaymasına sebep olmuş ve Federe Kürdistan’da hem petrol arama rekabetine katılmış, hem de Kerkük – Ceyhan Boru Hattı üzerinden petrolün Akdeniz’e aktığı stratejik bir köprü olmuştur.
Bunun üzerine dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız, Kürt petrolünü Türkiye’ye getirecek boru hattı için “Çözüm sürecinin ölçülebilir ilk sonucu olacak (2013)” ifadesini kullanırken dönemin analistleri, Türk – Kürt yakınlaşmasında jeopolitik imkanların etkisinden sıklıkla bahsetmeye başlamışlardı.
Hürmüz’e alternatif arayışları
Hürmüz Boğazı, bugün küresel petrol ve doğalgazın -25’nin geçtiği stratejik bir geçiş rotası. Aynı şekilde Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na açılan Babül – Mendeb Boğazı da kritik bir konumda. Çünkü hem petrolün Akdeniz’e hem de Asya’ya taşındığı, fakat İran yanlısı Husilerin kontrolünde bir........
