Rapor ve gölgede kalan fırsat
Meclis bünyesinde kurulan ve Kürt meselesinin demokratik çözümüne katkı sunması beklenen Komisyon’un açıkladığı son rapor, uzun süredir devam eden tartışmaların ardından kamuoyuna sunuldu; ancak rapor, gölgede kalan fırsatın ışığını yeterince ortaya koyamadı. Açıkçası bu rapor, özellikle Sn. Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı sonrasında oluşan tarihsel fırsat düşünüldüğünde, çok daha güçlü bir kurucu metin olabilirdi.
Çünkü bu çağrı ile birlikte yalnızca bir çatışmasızlık ihtimali değil; Türkiye’nin ikinci yüzyılında demokratik cumhuriyetin hangi siyasal ilkeler üzerine yeniden inşa edileceğine dair ciddi bir imkân doğmuştu. Meclis Komisyonu’nun önünde duran görev, bu imkânı somutlaştıracak cesur bir yol haritası ortaya koymaktı. Bu yönüyle Komisyon, ilk kez parlamenter siyasetin yalnızca bir izleme ya da kolaylaştırma rolü değil, doğrudan kurucu bir siyasal özne olma şansı yakaladığı tarihsel bir momentle karşı karşıyaydı.
Maalesef, Komisyon en başından, görev tanımını daraltıp sınırlarını salt silahlar meselesine indirgemekle, kendini tarihe geçecek kurucu bir irade olarak değil, teknik bir aracı olarak konumlandırmayı tercih etti. Haliyle Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı ile PKK’nin ateşkes ilanı, kongre toplaması, fesih kararı, silah yakması ve çatışma alanlarından güçlerini çekmesi gibi her biri başlı başına ulusal ve uluslararası kamuoyunda geniş yankı bulan, gündemin zirvesine oturan ve barış konusunda toplumun büyük bir kısmını umutlandıran gelişmelere denk düşecek bir hareketlilik ya da heyecan yaratamadı.
Komisyon mesaisinin büyük kısmı dinlemelerle geçti; bu süreçte de, sadece Kürtçe konuşmak isteyen bir Barış Anasının susturulması ve İmralı’ya yapılan ziyaret esnasındaki sığlıkları yazmak bile, beklentileri karşılamaktan uzak pratikler konusunda fikir veriyor olmalı. Her ne kadar kendi sınırlarını daraltan bir yerden görev tanımı yapmış olsa da, hasta tutsaklar meselesinin çözülmemiş olması; Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere politik tutsakların tahliyelerinin gerçekleşmemiş olması; İmralı’da özgür çalışma, iletişim ve müzakere koşullarının oluşturulmaması ile Rojava’ya dönük politikaların sahadaki bozucu yansısından, toplum birinci derecede sorumluluğu Komisyon üzerinden ele alarak tartışmış oldu.
Yine de Gramsci’nin ifadesiyle “iradenin iyimserliği, aklın kötümserliği” üzerinden takip edilen komisyondan son güne kadar beklenti ve umutlar tümüyle kesilmedi. Özellikle, raporun açıklanacağı beklenen hafta içerisinde İmralı Heyetinin adaya yapacağı ziyaret ile Komisyon gündeminin bir şekilde örtüşmüş olması da bu beklenti ya da umutları sıcak tutmaya yetti. Fakat Komisyon, öncekiler de olduğu gibi, son beklentileri de boşa çıkarma konusunda pek de tereddüt etmiş izlenimi vermedi doğrusu. Çünkü 16 Şubat 2026 tarihinde İmralı’da gerçekleştirilen son görüşmede Abdullah Öcalan, sürecin artık şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve bütünleşmeye doğru evrilmesi gerektiğini açık biçimde vurgularken, çözümün de “terörü tasfiye” mantığıyla değil, demokratik entegrasyon perspektifiyle ele alınmasının zorunlu olduğunu; meselenin yalnızca güvenlik başlığına indirgenemeyecek kadar derin bir siyasal ve toplumsal boyuta sahip bulunduğunu bir kez daha belirtti.
Yine aynı görüşmede, çözümün birkaç ceza hukuku maddesinde yapılacak değişikliklerle sağlanamayacağını; farklı kimlik, inanç ve toplumsal kesimlerin kendilerini eşit ve özgür yurttaşlar olarak ifade........
