menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ortadoğu’da hegemonya mücadelesi ve Kürtlerin üçüncü yol arayışı

42 0
06.04.2026

Birinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’yu şekillendiren diplomatlara atfedilen bir söz vardır: “Haritayı çizdik, gerisini zaman halleder.” Aradan geçen yüz yıl, zamanın halkların lehine değil, çoğu zaman onların aleyhine işlediğini gösterdi.

Ortadoğu’da giderek kızışan hegemonya savaşlarını anlamlandırmak için, yüzyıl öncesine, Sykes-Picot düzeniyle şekillenen ve ulus-devlet tahkimi üzerinden kurumsallaşan statükoya dönmek gerekir. Bu statüko yalnızca sınırların çizilmesiyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda bölge halklarının iradesini bastıran, kimlikleri inkâr eden ve merkeziyetçi iktidar yapılarını meşrulaştıran bir siyasal düzen üretmiştir. Aradan geçen yüz yıl boyunca bu düzen farklı biçimlerde sorgulanmış olsa da özünde kendini yeniden üretmeyi başarmıştır.

Bugün bu statükonun iki yönlü bir basınç altında olduğu görülmektedir. Bir yanda tarihsel olarak otoriter ve antidemokratik karakterleriyle öne çıkan bölge devletleri, mevcut sınırları ve iktidar yapılarını korumaya odaklanmaktadır. Diğer yanda ise başını ABD ve İsrail’in çektiği küresel bir güç ekseni, statükoyu dönüştürme iddiasıyla hareket etmekte; ancak bunu yaparken halkların özgürlük, demokrasi ve barış taleplerini değil, kendi jeopolitik çıkarlarını merkeze almaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, statüko ile değişim arasındaki bir mücadeleden ziyade, farklı güç odaklarının kendi çıkarları doğrultusunda bölgeyi yeniden dizayn etme çabasını yansıtmaktadır.

Bu durumun en somut örneklerinden biri Suriye sahasında yaşandı. Esad rejiminin zayıflamasıyla birlikte ortaya çıkan güç boşluğu, farklı aktörlerin müdahalesine açık bir alan yaratmıştı. Ancak “demokrasi” ve “özgürlük” söylemleriyle sahaya inen güçlerin pratikte nasıl bir düzeni hedeflediği ciddi soru işaretleri barındırmaktaydı.Eğer gerçekten amaç demokratik bir Suriye inşa etmek olsaydı, daha düne kadar terör listelerinde yer alan cihadist yapılar yerine, yerel halkların katılımını esas alan çoğulcu modellerin desteklenmesi beklenirdi. Buna karşın, sahadaki gelişmeler bu beklentinin karşılanmadığını açıkça göstermektedir.

Rojava deneyimi bu açıdan kritik bir örnek sunmaktadır. Uzun yıllar boyunca fiili bir özerklik modeli geliştiren ve yerel demokrasi, kadın özgürlüğü ve çok kimlikli yönetim anlayışıyla dikkat çeken devrimsel süreç,ne bölgesel statükocu güçler ne de küresel aktörler tarafından tam anlamıyla tanınmış ya da korunmuştur. Şeyh Maksud ve Eşrefiye gibi bölgeler üzerinden yürütülen saldırılar ve bu saldırıların arka planına dair ortaya çıkan Paris mutabakatı gerçeği, Kürtler ve diğer ezilen halklar açısından “yeni” ile “eski” hegemonik güçler arasında esaslı bir fark bulunmadığı yönündeki kanaati güçlendirmektedir.

Benzer bir tablo İran ve özellikle Rojhilat ekseninde gelişen süreçlerde de........

© İlke TV