Değişimin cesareti ve barışın siyaseti
Siyasetin en temel özelliği değişimdir. Değişmeyen, kendini yenileyemeyen ve toplumsal gerçekliği okuyamayan siyaset, zamanla toplumu ileriye taşıyan bir güç olmaktan çıkar; statükonun bekçisine dönüşür. Oysa insanlık tarihi bize gösteriyor ki, dün imkânsız görülen birçok gelişme, bugün sıradan bir siyasi gerçeklik haline gelebilmektedir. Bu nedenle siyaseti değerlendirirken bugünün statik ezberleriyle değil, değişimin dinamik yönüyle düşünmek daha doğru olur.
Toplumların huzur ve refahı da çoğu zaman bu noktada belirlenir. Değişim süreçlerini kendi iradeleriyle yöneten toplumlar demokratikleşerek barış ve istikrarı yakalayabilmişlerdir. Değişimi sürekli erteleyen, korkular ve tabular üzerinden siyaset üreten toplumlar ise eninde sonunda aynı değişimle çok daha ağır bedeller ödeyerek yüzleşmek zorunda kalmışlardır. Çünkü tarihin olağan akışı, hiçbir toplumsal ya da siyasal yapının sonsuza kadar olduğu yerde kalmasına izin vermez.
Bu nedenle siyasetin referansı; keskin ideolojiler, katı milliyetçilikler ve dogmatik inançlar değil, insanlığın ortak vicdanını temsil eden temel hak ve özgürlükler ile demokratik değerler olmalıdır. Siyaset, çoğunluğun mevcut eğilimlerine teslim olmak değil; gerektiğinde o sosyolojiyi olumluya doğru dönüştürebilme cesaretiyle ileriye doğru yol alabilir. Nitekim sağlıklı işleyen bir demokrasinin ölçüsü, çoğunluğun çıkarlarını korumaktaki başarısından çok, azınlıkların haklarını güvence altına alabilme kapasitesi üzerinden değerlendirilir. Demokrasi, çoğunluğun sınırsız iktidarı değil, dengeli bir adalet üretebilme rejimidir.
Dünya siyasi tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün lideri Yaser Arafat, uzun yıllar birçok devlet tarafından “terörist” olarak tanımlandı. Ancak değişen siyasal koşullar içinde İsrail ile müzakere masasına oturdu, Oslo Süreci’nin en önemli aktörlerinden biri haline geldi ve Nobel Barış Ödülü aldı. Bir dönem yalnızca güvenlik meselesi olarak görülen bir isim, daha sonra uluslararası diplomasinin önemli muhataplarından biri oldu.
Mesud Barzani, yıllarca Irak merkezi yönetimi tarafından isyancı ve silahlı örgüt lideri olarak görüldü. Daha sonra Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin başkanlığını yaptı ve uluslararası alanda devlet başkanlarıyla diplomasi yürüten meşru bir Kürt lideri olarak tarihteki yerini aldı. Benzer şekilde Celal Talabani, silahlı mücadeleden gelen bir siyasi hareketin lideriyken, daha sonra Irak Cumhuriyeti’nin ilk Kürt Cumhurbaşkanı oldu. Dün hakkında güvenlik politikaları geliştirilen bir isim, zamanla devletin en üst makamını temsil eden bir lider haline geldi. Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin resmi olarak tanınmadan önce Türkiye tarafından nasıl anıldıklarını ve hangi kırmızı çizgiler içerisinde değerlendirildiklerini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok sanırım.
Çarpıcı bir başka örnek Nelson Mandela’dır. Güney Afrika’da apartheid rejimi tarafından ömür boyu hapse mahkûm edilen Mandela, uzun yıllar terörizm bağlamında değerlendirildi. Ancak aynı Mandela, yıllar sonra Güney Afrika’nın ilk siyahi Cumhurbaşkanı oldu. Kendisini hapse atanlarla birlikte yeni bir anayasa hazırladı ve intikam yerine uzlaşmayı tercih ederek yalnızca ülkesinin değil, bütün insanlığın hafızasında barışın simgesi haline geldi.
Yakın tarihten bir başka dikkat çekici örnek Gerry Adams’tır. IRA ile ilişkilendirilen Sinn Féin’in lideri olarak uzun yıllar güvenlik eksenli politikaların konusu oldu. Ancak Kuzey İrlanda Barış Süreci ilerledikçe aynı Gerry Adams siyasi müzakerelerin önemli aktörlerinden biri haline geldi. Bugün “Hayırlı Cuma Anlaşması” denildiğinde akla gelen isimlerden biri olması tesadüf değildir.
Bugün Suriye’de yaşanan gelişmeler de siyasetin değişim kapasitesini göstermesi açısından önemlidir. Ahmet el-Şara, bir dönem Türkiye’nin terör örgütleri kapsamında değerlendirdiği HTŞ’nin lideri olarak anılan bir isimken, bugün Suriye’nin geçiş sürecinin en önemli siyasi aktörlerinden biri olarak devletler tarafından........
