menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

YÖRÜK KADIN ZÜBEYDE HANIM Gülzârı Cennetim, Zübeyde’m

332 0
24.02.2026

Türk Altay Felsefesi([1])nin onurlu ifadelerinde Türk kadını asalet, mertlik, cesaret, savaşçılık, zekâ, güzellik özellikleriyle anlatılır. Türk kadınının bir kimliği vardır, kul değildir, köle değildir; devlet yönetiminde becerikli ve yeterlidir, önderdir. Bir özelliği de evlat yetiştirmedir ki her ananın, “analık duygusu”, onları dünyadaki tüm canlılardan üstün kılar. Bu özellikleriyle, tarihinin her safhasında, Türk kadınları dünyaya örnek olmuştur.

Türklerin İlk Kadın Hakanı Tomris Han MÖ 6. Yüzyılda, Altay Türklerinin Yaradılış Destanında karşımıza çıkan Ak Ana, Umay Ana, Buhara Melikesi Kabac Hatun, MS 16. yüzyılda Kutluk Türk devletini yöneten Türkan Hatun, Delhi Türk devletini yöneten Raziye Begüm Sultan, tarihe adlarını yazdırmış Türk kadın liderlerdir. 93 Harbinin efsane kadın direnişçisi Nene Hatun, Milli Mücadelenin direnişçileri Üsteğmen Kara Fatma, Şerife Bacı, Ayşe Çavuş, Hatı Çırpan, Nakiye Elgün, Meryem Atmaca, Sabiha Gökçen sadece Türk tarihinin değil dünya tarihinin onurlu isimleridir.

Türk kadını kimi zaman bileğiyle, gücüyle direniş gösterir; kimi zaman çevresine umut vererek, ilham vererek yaşama heyecanı aşılar; kimi zaman savaşlar, yoksulluklar, karamsarlıklar arasından analık duygusunu yitirmeden evlat yetiştirir. Sözgelimi, 1925 yılında Diyarbakır Lice kaymakamı Asım beydir. Şeyh Said isimli hain isyan eder. Asım bey, altı aylık hamile eşi Sehavet Hanım ve iki yaşındaki kızları Selma, zemheri ayında kaçırılır. Lice'yle Hani arasındaki iki bin metre yükseklikteki dağlara götürülür, mezralarda ve mağaralarda esir edilir. Yemeden içmeden kesilerek 38 kiloya düşen Sehavet hanım, çocuğunu mağarada doğurur. İsyan bastırılır. Rehineler kurtarılır. 6 Haziran 1925 tarihinde Sehavet hanımın doğurduğu erkek bebeğin adı, Ord. Prof. Gazi Yaşargil’dir. Sehavet Hanım dünyada eşi benzeri az olan bir cesaret ve dayanma gücü örneği göstermiştir.

On bin yıllık Türk tarihinde Umay Analar, Ütgm. Kara Fatmalar, Sehavet Hanımlar çoktur. Bu töre içerisinde yetişen, adını tarihe altın harflerle yazdırmış bir Türk kadını daha vardır: Zübeyde Hanım. Aslında tarihimizde, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın eşi, Berkyaruk'un annesi olan bir Zübeyde Hatun daha vardır. Babası, Çağrı Bey'in oğlu Emir Yakuti'dir. Sultan Melikşah ile evlenen Zübeyde Hatun, törelere uygun, Melikşah’la devlet yönetecek bilgi ve görgüde olan bir kadındı. Ama bu yazımızda, Türk tarihine ve dünya tarihine damga vurmuş, Milli Mücadele dönemlerini yaşamış Zübeyde Hanım’dan bahsetmek istiyoruz.

Aile kökeni, Konya/Karamanlı Molla Hasan’a dayanan, Yörük Türkmenlerinden olan Zübeyde Hanım’ın kim olduğu, dürüstlüğü, azmi, bilge kadın oluşu ve nasıl bir iradeye sahip olduğu, üzerinde duracağız.

Hayatının çoğu, savaşların hiç dinmediği Balkan coğrafyasında geçmiş Zübeyde Hanım’ın. Her türlü sıkıntıyı, acıyı yaşamış, evlatlarını salgın hastalıklardan, bakımsızlıklardan kaybetmiş bir anne. Bütün analık duygusunu bir evladı üzerinde yoğunlaştırmak zorunda kalan, onun geleceğini şekillendiren kaygılı bir anne. Hayatı diken üstünde geçen, gözü kapıda, kulağı savaş meydanlarında olan bir anne.

Anadolu’nun saf, temiz bu Yörük ailesi, ta Fatih Sultan Mehmet zamanında, Balkanlara gelir. Rumeli’de, Türklerin nüfusunun arttırılması için, büyük dedesi Molla Hasan, dedesi İbrahim Ağa, babası Sofuzade Feyzullah Ağa ve tüm aile, devlet tarafından, Makedonya’da, Selanik ile Manastır arasındaki Vodina Sancağı'na bağlı "Sarıgöl" bucağına yerleştirilir. Aile burada "Konyar" lakabıyla anılır.

Balkanlar, dünyanın en hareketli, savaşların hiç dinmediği, emperyalistlerin cehenneme çevirdiği bir coğrafyadır. Osmanlı’nın 1683, II. Viyana Kuşatması'nda aldığı ağır yenilgi, kanlı ve uzun savaşlar, 1699 Karlofça Antlaşması, Orta Avrupa'nın ve Balkanların kontrolünün sona ermesine neden oldu. Duraklama başladı. Osmanlı toprak kaybetti. Rusya Çarlığı güçlendi. İsyanlar başladı. 19. yüzyılda Osmanlı artık topraklarını yönetemez duruma gelmişti. İşte Konya/Karaman’dan kalkıp gelen Yörük Türkmen Molla Hasan ailesi, bütün bu cehennemin içerisindeydi. Aile, Osmanlıyla beraber her türlü yokluğu, acıyı yaşadı. Buna rağmen aile ayakta kaldı, tüm olumsuzluklara direndi. Ama ailenin önemli bir özelliği vardı: Aile, çağına göre nadir olan, kadınların da erkeklerin de iyi eğitim aldıkları bir ailedir. Molla lakabıyla anılırlar: Molla Emine, Zübeyde Hanım’ın büyükannesidir, Molla Ayşe, Zübeyde Hanım’ın annesidir, Molla Fatma, teyzesidir. Mollalık sıfatı herkese verilmez, bilge insanlar alır, okuma yazma bilenler alır. Hem dini bilgilere sahiplerdi hem de aydın insanlardı. Aynı özellik Zübeyde Hanım’da da vardı. O da okuma yazma bilen, bilge duruşu olan, onurlu bir insandı ve o da ‘Molla’ lakabıyla anıldı.

Aile, özellikle 19. Yüzyılda, üst üste olumsuzluklar yaşadı. Zübeyde Hanım, okumuş aydın bir kadın olmasaydı, kendine has bilgeliği olmasaydı, ailenin tümü tarihin karanlık sayfalarında kaybolur giderdi.

Şevket Süreyya, genç Zübeyde Hanım’ı şöyle betimler: “Beyaz, pembe tenli, orta boylu, narin, kumrala çalan sarışın bir güzeldi ama asıl çekiciliğini veren gözleriydi. Biraz içerlek, biraz yumuk, hafif şehla ve mavimsi gözler…” Zübeyde Hanım’ı Milli Mücadele yıllarında görmüş, onunla konuşmuş olan Halide Edip Adıvar ise, şu sözlerle anlatır: “İhtiyar hanımın yüzü, ince, hareketli vücudu sıkılgan ifadesiyle, Mustafa Kemal Paşa’nın aynıydı. Yetmiş yaşında olmakla birlikte, süt gibi beyaz, pembe renkli cildinde bir tek buruşuk yoktu. Çok çabuk öfkelenir olmasına karşın, koyu mavi gözlerinde ve ağzında bir şefkat duyulurdu. Beyaz entarisi, ütülü mendilleri, beyaz elleri büyükannemi hatırlatırdı. Tam Makedonyalı bir kadındı…”

Zübeyde Hanım, ilk evliliğini 1871’de Osmanlı Rüsumat (Gümrük) muhafaza memuru Ali Rıza ile Selanik'te yaptı. Ali Rıza Efendi, 1889'da, bağırsak vereminden vefat etti. Zübeyde 27 yaşlarındaydı. Dul idi, geçim, savaşlar, hastalıklarla dolu zor........

© Hürses