Kabotaj Kanunu: Bir Egemenliğin Gölgesinde Kaybedilen Denizcilik Medeniyeti
Her yıl 1 Temmuz geldiğinde Kabotaj Kanunu’nun kabulü törenlerle kutlanır. Resmî anlatıya göre bu tarih, Türk milletinin kendi karasularındaki egemenliğini yabancıların elinden aldığı ve denizlerde tam bağımsızlığını ilan ettiği gündür. Kabotaj kanunun ilan edildiği tarih, eski ihtişamıyla olmasa bile bayram olarak kutlanıyor, bayraklar çekiliyor, nutuklar atılıyor, törenler düzenleniyor. Fakat tarih, yalnızca törenlerle değil, sorularla da yaşar. Ve belki de artık sormamız gereken soru şudur:
Kabotaj Kanunu gerçekten Türk denizciliğini güçlendirdi mi, yoksa Türk denizcilik medeniyetinin doğal gelişimini durduran tarihî bir kırılmaya mı dönüştü?
Bu soru bizlere kutlama yapmadan önce bir muhasebe yapma fırsatı verir.
Çünkü tarih bize şunu öğretir: Bir milletin kalkınması, kanunlarla ilan edilmez; yüzyıllar içinde oluşan kurumlarla, geleneklerle, ticaret ağlarıyla ve insan sermayesiyle inşa edilir. Osmanlı’nın son döneminde Karadeniz’den Akdeniz’e, İstanbul’dan Trabzon’a, İzmir’den İskenderun’a kadar uzanan geniş bir denizcilik ekosistemi vardı. Bu ekosistem kusursuz değildi; ancak canlıydı, organikti ve kendi dinamikleriyle büyüyordu. Kaptanlar, küçük armatörler, liman işçileri, gemi ustaları, komisyoncular ve bölgesel ticaret ağları, yüzyılların birikimiyle oluşmuş bir denizcilik medeniyetinin taşıyıcılarıydı. Osmanlı limanlarında kendiliğinden oluşan bu piyasa hem yerli hem yabancı rekabetine açıktı ve giriş-çıkış serbestti. Belki de iktisat teorisinde ütopya olarak bilinen tam rekabet piyasasına en yakın örneklerden biriydi.
1880’lerde Trabzon Limanı, yalnızca bir Anadolu limanı değildi; İran transit ticaretinin kalbiydi. Londra’dan çıkan mallar Trabzon’a geliyor, oradan Tebriz’e ve Orta Asya’ya ulaşıyordu. Karadeniz........
