ÖRGÜTLÜ SUÇLARDA ÖRGÜTSEL YAPI VE CEZAİ SORUMLULUĞUN İNŞASI
GİRİŞ
Örgütlü suçlar, ceza hukukunda münferit ve tekil fiillerden niteliksel olarak farklı bir hukuka aykırılık kategorisini ifade etmektedir. Bu suç tiplerinde hukuka aykırı davranış, rastlantısal ya da geçici bir birlikteliğin ürünü olmayıp; belirli bir amaç etrafında şekillenen, süreklilik gösteren ve hiyerarşik bir yapı içinde işleyen bir organizasyonun faaliyeti olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle örgütlü suçlar, yalnızca birden fazla kişinin birlikte suç işlemesinden ibaret olmayıp, suç işleme kapasitesine sahip bağımsız bir yapının varlığına dayanmaktadır.
Bu tür yapılarda suç, tek seferlik bir fiil olmaktan çıkarak, planlama, iş bölümü ve rol paylaşımı esasına dayalı bir faaliyet biçimine dönüşmektedir. Emir ve talimat ilişkisi, fonksiyonel rol dağılımı ve iç disiplin mekanizması sayesinde örgüt, üyelerinin değişmesine rağmen varlığını sürdürebilmekte; hukuka aykırı faaliyet, kişilere bağlı olmaktan ziyade organizasyonel yapıya bağlı bir nitelik kazanmaktadır. Bu durum, örgütlü suçları basit iştirak ilişkilerinden ayıran temel yapısal farklardan birini oluşturmaktadır.
Bu bağlamda örgütlü suçlarda cezai sorumluluğu doğuran unsur, tek başına suçun tekrar edilmesi veya birlikte işlenmesi değil; suç işlemek amacıyla kurulmuş, hiyerarşik olarak örgütlenmiş ve süreklilik arz eden bir yapının varlığıdır. Bu yapı, maddi fiillerin ötesinde, suç üretme kapasitesi itibarıyla başlı başına normatif bir tehlike alanı oluşturmaktadır. Dolayısıyla örgütsel yapı, maddi fiillerin gerçekleştiği tali bir arka plan değil; bireyin hukuki konumunu, sorumluluğun kapsamını ve yoğunluğunu doğrudan belirleyen kurucu bir unsur niteliği taşımaktadır.
Örgütlü suçlarda hukuka aykırılık, yalnızca işlenen somut fiillerde değil; bu fiilleri mümkün kılan, kolaylaştıran ve yeniden üretilebilir hale getiren organizasyonel zeminde de somutlaşmaktadır. Bu nedenle örgütsel yapı, maddi fiillerin gerçekleştiği tali bir arka plan değil; doğrudan doğruya cezai sorumluluğun kapsamını ve yoğunluğunu belirleyen kurucu bir unsur niteliği taşımaktadır.
Hiyerarşi, emir ve talimat zinciri, rol paylaşımı, süreklilik ve amaç birliği gibi unsurlar, bir yandan örgütün varlığını tanımlarken; diğer yandan bireyin bu yapı içindeki konumunu ve hukuki sorumluluk düzeyini tayin eden normatif ölçütler haline gelmektedir. Bu ölçütler sayesinde örgüt, bireylerin basit bir toplamından ibaret olmayan, kendine özgü bir işleyiş mantığına ve suç üretme kapasitesine sahip bağımsız bir yapı olarak ortaya çıkmaktadır.
Örgütlü suçlara ilişkin bu yapısal özellikler, örgüt kavramının ceza hukukunda salt betimleyici bir kategori olmaktan çıkmasına yol açmaktadır. Örgütün varlığına ve niteliğine ilişkin yapılacak her değerlendirme, bireyin cezai sorumluluğunun sınırlarını da doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle örgüt kavramının hangi ölçütlerle tanımlandığı ve nasıl somutlaştırıldığı meselesi, örgütlü suç rejiminin normatif meşruiyeti bakımından merkezi bir önem arz etmektedir.
Ceza hukuku bakımından bir yapının örgüt olarak nitelendirilebilmesi, salt birden fazla kişinin birlikte hareket etmesinden ibaret değildir. Örgütsel yapıya ilişkin hukuki değerlendirme, niceliksel bir çokluk tespitinin ötesine geçerek; hiyerarşik tabiiyet, süreklilik, amaç birliği ve fonksiyonel rol paylaşımı gibi niteliksel unsurların birlikte varlığını gerekli kılmaktadır. Bu unsurların birlikte bulunmadığı hallerde, yapı basit bir iştirak ilişkisi düzeyinde kalmakta ve örgüt kavramının ceza hukuku bakımından taşıdığı normatif ağırlık ortaya çıkmamaktadır.
I. ÖRGÜT KURMA, YÖNETME, ÜYELİK VE YARDIM FİİLLERİNİN REJİMİ
Suç işlemek amacıyla “örgüt kurma fiili”, ceza hukuku bakımından yalnızca bir hazırlık hareketi veya soyut bir niyet beyanı olarak değerlendirilemez. Bu fiil, suç işlemek amacı etrafında örgütlenmiş, hiyerarşik olarak yapılandırılmış ve süreklilik arz eden bir organizasyonel yapının meydana getirilmesine yönelik kurucu iradeyi ifade etmektedir. Kanun koyucu, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin birinci fıkrasında, henüz herhangi bir somut suç fiili işlenmemiş olsa dahi, sırf suç işlemek amacıyla örgütsel yapı oluşturulmasını bağımsız bir suç tipi olarak düzenlemiştir. Örgüt kurma fiili, klasik anlamda bir zarar suçu değil; suç üretme kapasitesine sahip bir yapının varlığını başlı başına cezai müdahalenin konusu haline getiren bir “soyut tehlike suçu” niteliği taşımaktadır.
“Örgütü yönetme fiili” ise, kurucu iradenin ötesinde, mevcut örgütsel yapının devamlılığını sağlayan, faaliyetlerini yönlendiren ve örgütsel işleyişi fiilen belirleyen üst düzey otorite konumunu ifade etmektedir. Bu fiil, örgütün iç işleyişini tayin eden, emir ve talimat ilişkisini kuran, görev dağılımını yapan ve örgütsel faaliyetleri koordine eden fonksiyonel bir egemenlik alanını kapsamaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin birinci fıkrasında örgüt kuranlar ile örgütü yönetenlerin aynı ceza rejimine tabi tutulması ve her iki fiil için de dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası öngörülmesi, bu iki konumun normatif ağırlık bakımından birbirine yakın kabul edildiğini göstermektedir. Zira her iki durumda da cezai sorumluluğu doğuran şey, tekil suç fiilleri değil; suç üretme kapasitesine sahip bir yapının yaratılması veya işletilmesidir.
Bu düzenleme, ceza hukukunun klasik “fiil – zarar – nedensellik” şemasının ötesine geçildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Zira Türk Ceza Kanunu m. 220/1 kapsamında cezalandırılan husus, belirli bir suçun icrası değil; gelecekte suç işleme potansiyeli taşıyan bir yapının varlığa kavuşturulması ve sürdürülmesidir. Bu nedenle örgüt kurma ve yönetme fiilleri, bireysel suç tiplerinden farklı olarak, organizasyonel tehlikeyi esas alan özerk bir sorumluluk zemini oluşturmaktadır.
“Örgüte üye olma fiili” ise, örgütün kurucusu veya yöneticisi olmamakla birlikte, bireyin örgütsel yapıya bilinçli ve iradi biçimde dahil olmasını ifade etmektedir. Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin ikinci fıkrasında, örgüte üye olanlar hakkında iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Üyelikten söz edilebilmesi için bireyin örgütün hiyerarşik yapısına fiilen dahil olması, emir ve talimat ilişkisi içinde hareket etmesi ve örgütsel işleyişe tabi olduğunu davranışlarıyla ortaya koyması gerekmektedir. Üyelik, salt örgüt mensuplarıyla temas kurmak veya tekil bazı fiillere katkı sunmak anlamına gelmemekte; bireyin iradesini örgütsel yapının iradesine tabi kıldığı süreklilik arz eden bir aidiyet ilişkisini ifade etmektedir.
“Örgüte yardım fiili” ise, örgütsel yapının bir parçası olmaksızın, bu yapının devamlılığına veya faaliyetlerine fonksiyonel katkı sağlayan her türlü desteği kapsamaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin yedinci fıkrasında, örgüte bilerek ve isteyerek yardım edenler hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Bu düzenlemede cezai sorumluluğun dayanağını, bireyin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olması değil; sağladığı katkının örgütün suç üretme kapasitesini güçlendirmesi veya faaliyetlerini kolaylaştırması oluşturmaktadır. Bu nedenle yardım fiili, üyelikten farklı olarak, örgütsel statüye değil, fonksiyonel katkının ağırlığına dayalı bir sorumluluk türü olarak ortaya çıkmaktadır.
Örgüt üyeliği ile örgüte yardım fiili arasındaki sınır, uygulamada en fazla tartışma yaratan alanlardan birini oluşturmaktadır. Yerleşik Yargıtay içtihatlarında, bireyin örgütsel hiyerarşiye fiilen dahil olması, emir ve talimat ilişkisi içinde hareket etmesi ve örgütsel iradeye tabi olduğunu davranışlarıyla ortaya koyması, üyelik için belirleyici ölçütler olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık süreklilik arz etmeyen, tekil ve örgütsel yapıya dahil olmayı gerektirmeyen destek fiilleri, örgütün amaçlarına bilinçli katkı sağlasa dahi Türk Ceza Kanunu m. 220/7 kapsamında yardım olarak değerlendirilmektedir.
Bu ayrımın bulanıklaştırılması, ceza hukukunun kusur ilkesi ve şahsilik ilkesi bakımından ciddi sakıncalar doğurmaktadır. Zira her örgüte yardım fiilinin otomatik olarak üyelik seviyesine yükseltilmesi, bireyin fiili katkısı ile maruz kaldığı yaptırım arasındaki orantıyı bozacak ve cezai sorumluluğun haksız biçimde genişlemesine yol açacaktır. Bu nedenle Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinde öngörülen farklı fiil türleri arasındaki ayrım, yalnızca şekli değil; doğrudan doğruya bireysel kusurun ağırlığına dayanan normatif bir ayrımdır.
Kanaatimizce, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinde düzenlenen kurma, yönetme, üyelik ve yardım fiilleri, rastlantısal biçimde yan yana getirilmiş suç tipleri değildir. Aksine bu düzenleme, örgütsel yapı içindeki konuma ve örgüt üzerindeki fiili etki gücüne göre kademeli bir cezai sorumluluk mimarisi kurmaktadır. Kurucu ve yönetici konumundaki failler, Türk Ceza Kanunu m. 220/1 uyarınca suç üretme kapasitesine sahip yapının varlığından doğrudan sorumlu tutulurken; üyeler m. 220/2 kapsamında bu yapının devamlılığına iradi olarak katıldıkları ölçüde, yardım edenler ise m. 220/7 uyarınca örgütsel yapıya dahil olmaksızın sağladıkları fonksiyonel katkı ölçüsünde cezalandırılmaktadır. Bu kademelendirme, örgütlü suç rejiminin normatif meşruiyetini sağlayan temel yapısal dayanaklardan birini oluşturmaktadır.
II. ÖRGÜTLÜ SUÇLARDA İÇTİMA VE AĞIRLAŞTIRMA REJİMİ
Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarda failin hem somut suçtan hem de örgüt suçundan dolayı ayrı ayrı cezalandırılması, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülen özel içtima rejiminin zorunlu bir sonucudur. Bu düzenleme uyarınca, örgüt kurma, yönetme veya üyelik suçu ile örgüt faaliyeti kapsamında işlenen somut suçlar arasında fikri içtima hükümleri uygulanmamakta; fail, her iki norm ihlali bakımından müstakil cezai sorumluluğa tabi tutulmaktadır. Böylece tek bir fiil veya fiil dizisi, biri örgütsel yapıya katılımı, diğeri ise somut hukuka aykırı sonucu hedef alan iki ayrı normatif ihlali bünyesinde barındırmaktadır.
Bu noktada özellikle vurgulanmalıdır ki, örgütlü suçlarda uygulanan içtima rejimi fikri içtima değil, gerçek içtima rejimidir. Zira örgüt suçu ile örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen somut suçlar, aynı fiilin tek bir hukuki sonucu olarak değil; farklı koruma alanlarına sahip iki ayrı normun ihlali olarak kabul edilmektedir. Örgüt suçunda ihlal edilen hukuki değer, örgütsel yapının bizzat kendisinden kaynaklanan normatif tehlike iken; somut suçta ihlal edilen hukuki değer, ilgili suç tipine özgü bireysel veya toplumsal menfaattir. Bu ikili normatif yapı nedeniyle, fail hem örgüt suçundan hem de işlediği her bir somut suçtan dolayı ayrı ayrı cezalandırılmakta; cezalar arasında iç içe geçme veya tüketme ilişkisi kurulmamaktadır.
Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen silahlı örgüt haline ilişkin ağırlaştırma rejimi de bu normatif yapı ile uyumlu bir biçimde düzenlenmiştir. Buna göre örgütün silahlı olması halinde, kurma, yönetme veya üyelik suçlarından dolayı verilecek ceza yarı oranında artırılmaktadır. Burada silahlı örgüt niteliği, örgütün fiilen silah kullanmış olmasını değil; silah bulundurma ve gerektiğinde kullanma kapasitesine sahip olmasını ifade etmektedir. Bu yaklaşım, örgütün potansiyel zarar verme gücünü esas alan soyut tehlike temelli bir ağırlaştırma mantığına dayanmaktadır.
Örgüt suçunun bağımsız bir tehlike suçu olarak düzenlenmesinin temel gerekçesi de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Hiyerarşik, disiplinli ve süreklilik arz eden bir yapı içinde suç işlemek amacıyla örgütlenilmesi, henüz somut bir suç fiili işlenmemiş olsa dahi, toplumsal barış ve hukuk düzeni bakımından başlı başına bir normatif risk alanı yaratmaktadır. Bu nedenle kanun koyucu, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinde örgüt kurma, yönetme ve üyelik fiillerini somut suçtan bağımsız olarak cezalandırma yoluna gitmiş; örgütsel yapının bizzat kendisini müstakil bir hukuka aykırılık kategorisi olarak kabul etmiştir.
Ancak bu rejim, örgütlü suçlarla etkin mücadele imkanı sunmakla birlikte, failin fiili katkısı ile orantısız ağır sonuçlar doğurmaya elverişli bir yapı da arz etmektedir. Zira hem örgüt suçundan hem de her bir somut suçtan ayrı ayrı cezalandırma öngören bu sistem, bireyin örgütsel yapı içindeki konumu, rolü ve fiili katkısının ağırlığı yeterince somutlaştırılmadığı takdirde, kusur ilkesi ve ölçülülük ilkesi bakımından ciddi sorunlar doğurabilecek niteliktedir.
Kanaatimizce, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinde öngörülen içtima ve ağırlaştırma rejiminin uygulanmasında dar ve ihtiyatlı yorum zorunludur. Bu bağlamda örgütlü suç rejiminin otomatik ve şabloncu biçimde işletilmesinden kaçınılmalı; bireyin örgütsel yapı içindeki gerçek konumu, hiyerarşik tabiiyet derecesi, fonksiyonel rolü ve somut fiili katkısının ağırlığı her olay bakımından ayrı ayrı ortaya konulmalıdır. Aksi halde örgütlü suç rejimi, organizasyonel tehlikeyi cezalandırma amacını aşarak, bireysel kusur ilkesini zedeleyen ve şahsilik ilkesini işlevsizleştiren bir cezalandırma aracına dönüşme riski taşımaktadır.
III. ÖRGÜTLÜ SUÇLARIN UYGULAMADAKİ GÖRÜNÜMLERİ VE ORGANİZASYON BİÇİMLERİ
1. MAFYA TİPİ YAPILANMALAR VE ŞİDDET TEMELLİ ÖRGÜTLENME MODELİ
Mafya tipi yapılanmalar, cebir ve tehdit araçlarını kullanarak belirli bir coğrafi veya sektörel alanda fili hakimiyet kuran, ekonomik ve sosyal hayat üzerinde sistematik bir kontrol tesis eden örgütlenme biçimleridir. Bu yapılarda hukuka aykırılık, münferit ve rastlantısal fiillerden ibaret olmayıp; süreklilik arz eden, planlı ve örgütsel bir faaliyet biçimi olarak tezahür etmektedir. Tahsilat timleri, silahlı kadrolar, finans birimleri ve lider kadro arasında belirgin bir iş bölümü ve fonksiyonel rol paylaşımı bulunmakta; örgütsel faaliyetler hiyerarşik bir yapı içinde koordine edilmektedir.
Bu tür yapılanmalarda yağma, tehdit ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının süreklilik arz edecek şekilde ve sistematik bir biçimde işlendiği görülmektedir. Yağma suçu Türk Ceza Kanunu’nun 148 ve 149. maddelerinde düzenlenmiş olup, fiilin nitelikli hallerine bağlı olarak on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. Tehdit suçu bakımından Türk Ceza Kanunu’nun 106. maddesi uyarınca altı aydan iki yıla kadar hapis cezası söz konusudur. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu ise Türk Ceza Kanunu’nun 109. maddesinde düzenlenmiş olup, temel şekli bakımından bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası öngörülmekte; fiilin silahla, birden fazla kişi tarafından birlikte veya cebir ve tehdit kullanılarak işlenmesi halinde ceza iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına yükselmektedir.
Bu fiillerin örgütsel yapı içinde ve örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi durumunda, ilgili suç tiplerine ek olarak Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesi uyarınca ayrıca örgüt suçundan da cezalandırma yoluna gidilmektedir. Böylece fail, hem işlediği somut suçlardan hem de örgüt kurma, yönetme veya üyelik fiilinden dolayı gerçek içtima rejimi kapsamında ayrı ayrı cezai sorumluluğa tabi tutulmaktadır. Bu içtima rejimi, örgütsel yapının bizatihi cezai sorumluluğu ağırlaştıran bağımsız bir normatif unsur olarak kabul edilmesinin zorunlu bir sonucudur.
Bu çerçevede örgüt üyeleri bakımından Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca iki yıldan dört yıla kadar, örgüt yöneticileri bakımından ise aynı maddenin birinci fıkrası uyarınca dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ayrıca tayin edilmektedir. Bu durum, mafya tipi yapılanmalarda tekil fiillerin ötesine geçen çok katmanlı bir cezalandırma rejiminin uygulanmasına yol açmakta; örgütsel yapı, cezai sorumluluğun kapsamını ve yoğunluğunu artıran kurucu bir unsur haline gelmektedir.
Mafya tipi yapılanmalar çoğu zaman hukuki görünüm altında faaliyet gösteren paravan şirketler, sahte icra takipleri ve zorla imzalatılan senetler aracılığıyla ekonomik kontrol sağlamaktadır. Bu yöntemler sayesinde cebir ve tehdit yalnızca fiziki şiddet yoluyla değil, hukuk düzeninin araçsallaştırılması suretiyle de sürdürülmektedir. Böylece hukuka aykırılık, yalnızca açık şiddet fiillerinde değil; hukuki mekanizmaların kötüye kullanılması yoluyla kurulan yapısal baskı rejiminde de somutlaşmaktadır.
Söz konusu yapılanmalar, yalnızca bireysel mağdurları hedef alan suç birliktelikleri değil; kamu düzenini, ekonomik güvenliği ve hukuki istikrarı doğrudan tehdit eden organize suç yapıları olarak ortaya çıkmaktadır. Mafya tipi örgütlenmelerde esas tehlike, münferit suç fiillerinden ziyade, bu fiilleri sürekli olarak yeniden üretebilen ve toplumsal alan üzerinde fiili egemenlik kurabilen örgütsel yapının bizatihi varlığından kaynaklanmaktadır.
2. TEFECİLİK ÖRGÜTLERİ VE FİNANSAL SÖMÜRÜYE DAYALI YAPILAR
Tefecilik örgütleri, yüksek faizle borç verme, sahte senet düzenleme ve borç ilişkisini cebir ve tehdit yoluyla tahsil etme faaliyetleri etrafında örgütlenen yapılardır. Bu yapılarda hukuka aykırı davranış, tekil ve rastlantısal fiillerden ibaret olmayıp; süreklilik arz eden, planlı ve örgütsel bir faaliyet biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Borç verme faaliyeti görünürde hukuki bir sözleşme ilişkisi gibi tesis edilmekte; ancak bu ilişki, fiilen cebir, tehdit ve baskı mekanizmalarıyla desteklenen “yapısal bir sömürü” düzenine dönüşmektedir.
Bu fiiller Türk Ceza Kanunu’nun 241. maddesi kapsamında tefecilik suçunu oluşturmakta olup, anılan suç bakımından iki yıldan beş yıla kadar hapis ve adli para cezası öngörülmektedir. Bununla birlikte tefecilik faaliyetinin örgütsel bir yapı içinde, süreklilik ve iş bölümü esasına dayalı biçimde yürütülmesi halinde, hukuka aykırılık yalnızca somut borç verme ve tahsilat fiillerinde değil; bu fiilleri mümkün kılan ve yeniden üretilebilir hale getiren organizasyonel zeminde de somutlaşmaktadır.
Bu nedenle tefecilik suçunun örgütlü biçimde işlenmesi halinde, somut tefecilik fiillerine ek olarak Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesi hükümleri de uygulama alanı bulmaktadır. Bu kapsamda fail, hem tefecilik suçundan hem de suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme veya örgüte üye olma suçundan dolayı ayrı ayrı cezalandırılmaktadır. Bu rejim uyarınca örgüt üyeleri bakımından iki yıldan dört yıla kadar, örgüt yöneticileri bakımından ise dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ayrıca tayin edilmekte; böylece gerçek içtima rejimi sonucunda fail hakkında uygulanacak toplam ceza miktarı önemli ölçüde artmaktadır.
Bu tür yapılarda borçlandırma, tahsilat ve finans birimleri fonksiyonel olarak ayrıştırılmakta; her birim örgütün genel işleyişi içinde belirli ve süreklilik arz eden roller üstlenmektedir. Mağdur üzerinde kurulan baskı, tekil bir tehdit veya münferit bir cebir fiilinden ibaret olmayıp; süreklilik gösteren ve mağdurun ekonomik ve sosyal varlığını kuşatan yapısal bir bağımlılık rejimi şeklinde tezahür etmektedir.
Borç ilişkisi, bu bağlamda hukuki bir alacak ilişkisinin sınırlarını aşarak, cebir ve tehdit yoluyla sürdürülen bir tahakküm aracına dönüşmektedir. Mağdurun borçtan kurtulma ihtimali sistematik biçimde ortadan kaldırılmakta; borç, örgütsel yapı bakımından sürekli gelir üreten bir sömürü mekanizması haline getirilmektedir. Tefecilik örgütleri, finansal sömürüye dayalı organize suç modellerinin tipik ve kurumsallaşmış örneklerinden birini oluşturmaktadır.
Bu yapılar, yalnızca bireysel mağdurların malvarlığına yönelen suç örgütlenmeleri olmayıp; ekonomik düzeni, piyasa güvenliğini ve toplumsal barışı doğrudan tehdit eden bir organize suç tipolojisini temsil etmektedir. Bu nedenle tefecilik örgütleriyle mücadelede, yalnızca somut borç verme ve tahsilat fiillerine odaklanan dar bir ceza hukuku perspektifi yeterli olmayıp; bu fiilleri mümkün kılan ve sürdüren örgütsel yapının bizatihi cezai sorumluluğun merkezine alınması zorunludur.
3. UYUŞTURUCU VE UYARICI MADDE TİCARETİ ORGANİZASYONLARI
Uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti suçları, Türk Ceza Kanunu’nun 188. maddesinde düzenlenmiş olup, kanun koyucu tarafından en ağır yaptırımlara bağlanan suç tipleri arasında yer almaktadır. Anılan madde uyarınca uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri imal, ithal ya da ihraç eden kişiler hakkında yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve adli para cezası öngörülmüş; bu maddeleri satışa arz eden, satan, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden veya bulunduran kişiler bakımından ise on yıldan az olmamak üzere hapis ve adli para cezası yaptırımı kabul edilmiştir.
Uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti suçlarının uygulamadaki görünümü, bu fiillerin büyük ölçüde tekil ve rastlantısal davranışlar şeklinde değil; süreklilik arz eden, planlı ve örgütsel bir faaliyet modeli içinde işlendiğini ortaya koymaktadır. Bu suç tiplerinde hukuka aykırı davranış, bireysel kazanç saikiyle sınırlı kalmamakta;........
