Sözleşmeden Dönme ve Fesih
Bir sözleşmenin sözleşen taraflardan birinin iradesiyle sona erdirilmesi durumuna ilişkin olarak, hukukumuzda, “sözleşmeden dönme” ve “fesih” kavramları kullanılmaktadır. Bu çalışmamızda, bu iki terimin kapsamları ve farkları ile bunlara bağlanan sonuçlar ve bu yollara başvurmanın koşulları açıklanacak, sözleşmeden dönme ve fesih haklarının hangi sözleşme türlerinde kullanılacağı, hangi zarar türlerinin talep edilebileceği ve usul şartları, Türk Borçlar Kanunu hükümleri ile Yargıtay uygulamaları çerçevesinde değerlendirilecektir.
Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu’nun en önemli kavramlarından biri, “sözleşme serbestisi” ilkesidir. Türk hukukunda tanınan bu ilke çerçevesinde taraflar, istediği zaman istediği bir kişiyle herhangi bir konuda hukuksal ilişki kurabilmekte, bu ilişkiyi değiştirebilmekte veya bu ilişkiyi ortadan kaldırabilmektedir. Aynı zamanda taraflar, kanunda öngörülen sınırlar içinde bir sözleşmenin içeriğini özgürce belirleyebilirler. Bir kere kurulmuş olan sözleşme kural olarak ancak her iki tarafın da birlikte uyuşup anlaşmasıyla ortadan kaldırılabilmektedir. Bu prensip Roma Hukuku döneminden bu yana “pacta sunt servanda” yani “sözleşmelere bağlı kalınmalıdır” cümlesi ile ifade edilmiş olup Türk hukukunda da aynı kavram “ahde vefa ilkesi” olarak kabul görmüştür. Diğer bir deyişle, iki kişinin birlikte kurduğu sözleşmeyi bir kişinin tek başına bozabilmesi bu ilke uyarınca mümkün değildir. Ne var ki bu ilke, aşılamaz bir ilke değildir. Hukukumuzda tanınan sözleşmeden dönme veya sözleşmenin feshine ilişkin hükümler ile bu ilkenin aşılması mümkün olabilmektedir. Şöyle ki; sözleşmeden dönme ve feshe ilişkin haklar, daha sözleşme ilişkisinin kuruluşu evresinde taraflarca saklı tutulabilecekleri gibi, bu haklar aynı zamanda kanundan da kaynaklanabilir. Yasadan kaynaklanan “sözleşmeden dönme hakkı” sözleşme ilişkisini tek yanlı çözme yetkisi veren bir olumsuz yenilik doğuran haktır1 ve bu hakkın kullanılması sözleşmeye bağlılık ilkesini zedelemez.
Sözleşmeden Dönme ve Fesih Kavramı
Sözleşmeden dönme hakkının ilk ve temel görevi, “sinallagmatik” yani karşılıklı iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, karşılıklı edimler arasındaki dengeyi korumaktır. Sözleşmenin kurulma anından itibaren ortaya çıkabilecek bir takım ifa engelleri karşısında kanun koyucu, edimler arasındaki denge kendi aleyhine bozulmuş ya da bozulabilecek olan tarafa bir dönme hakkı tanımaktadır. Diğer yandan sözleşmede taraflarca saklı tutulmuş olan dönme hakkının fonksiyonu ise, ileride ortaya çıkabilecek birtakım olumsuz durumlar karşısında, sözleşmenin bağlayıcılığından kurtulma yolunu açık tutmaktır. Özellikle, sözleşmenin kuruluşu sırasında mevcut olan ekonomik koşulların zamanla bozulması olasılığına karşı, sözleşmenin bağlayıcılığından sıyrılabilmek için bu dönme hakkının saklı tutulmasına ihtiyaç vardır2. Karşılıklı iki tarafa borç yükleyen (sinallagmatik) sözleşmelerde borçlunun temerrüdü halinde doğacak olan sonuçlar, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (“TBK”) madde 125 ve 126’da düzenlenmiştir. TBK madde 125 uyarınca, borçlunun temerrüde düşmesi karşısında alacaklının birtakım seçimlik hakları söz konusu olacaktır. Bu durumda, alacaklı borcun ifasını ve ifadaki gecikme nedeniyle gecikme tazminatı isteyebilir veya alacaklı, borcun ifası ve gecikme tazminatından vazgeçtiğini borçluya derhal bildirerek borcun ifa edilmemesinden doğan zararının giderilmesini isteyerek sözleşmeden dönebilir. Öte yandan, sözleşmeden dönme hâlinde taraflar, karşılıklı olarak ifa yükümlülüğünden kurtulurlar ve daha önce ifa ettikleri edimleri geri isteyebilirler. Bu durumda borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat edemezse alacaklı, sözleşmenin hükümsüz kalması sebebiyle uğradığı (olumsuz/menfi) zararın giderilmesini de isteyebilir. Buna göre, özetle, alacaklının sahip olduğu seçimlik haklar TBK madde 125 kapsamında; (i) borcun aynen ifası ile gecikme tazminatı talep etme, (ii) borcun ifasından vazgeçerek uğramış olduğu müspet zararın tazminini isteme ve (iii) sözleşmeden dönerek uğramış olduğu menfi zararın tazminini isteme olarak sıralanmıştır. Alacaklının, borcun aynen ifasını ve gecikme tazminatı talep etmesi durumu ve TBK madde 124’te sayılan süre verilmesini gerektirmeyen haller haricinde, TBK madde 125’te sayılmış olan diğer iki seçimlik hakkını kullanmak için borçluya bir mehil vermesi gerekmektedir. Bu süre zarfında alacaklı, borçlunun yapacak olduğu geç ifayı kabul etmek zorunluluğu içindedir. Ancak, verilen bu süre boyunca kendisine ifada bulunulmazsa, o zaman alacaklının ifadan vazgeçerek müspet zararın tazminini veya sözleşmeden dönülerek menfi zararın tazminini isteme hakkı doğacaktır. Bu haklarını da ancak, belirtilen sürenin sonunda borçluya derhal bildirimde bulunarak kullanabilir. Verilecek olan sürenin miktarına ve bu sürenin borçluya ne zaman tanınacağına ilişkin ise kanunda kesin bir hüküm bulunmamaktadır. Doktrinde; söz konusu mehilin, borçlunun temerrüde düşmesinden sonra mümkün olan en kısa zamanda tanınması gerektiğini savunan görüşler3 olduğu gibi, alacak zamanaşımına uğramadığı müddetçe verilebileceğini savunan görüşler de vardır4. TBK madde 126 ise, sürekli edimli sözleşmelerde alacaklının fesih imkânından bahseder. Aşağıda daha detaylı olarak ele alınacağı üzere, bu madde uyarınca ifasına başlanmış sürekli edimli sözleşmelerde borçlunun temerrüdü halinde alacaklı, aynen ifa ve gecikme tazminatı isteyebileceği gibi, sözleşmeyi feshederek, sözleşmenin süresinden önce sona ermesi yüzünden uğradığı zararların giderilmesini de isteyebilir.
Müspet ve Menfi Zarar Ayrımı
Türk Borçlar Kanunu uyarınca her iki tarafa da borç yükleyen akitlerde borçlunun temerrüde düşmesi halinde alacaklının söz konusu olabilecek haklarında menfi ve müspet zarar kalemlerinin yer aldığı görülür.
Buna göre; müspet zarar, borçlunun sözleşmeden kaynaklanan borcunu hiç veya gereği gibi ifa etmemesi nedeniyle........
